Refik Bey koltuğuna oturmadan
önce, karısının “İlaçlarını içmeyi unutma!” diye şakımasını zihninde duydu.
Ağrıyan beline inat dimdik doğruldu yerinden. Adım adım mutfağa ulaştı. Titreyen
elleriyle ilaçlarını her zamanki kutusundan çıkartıp avucuna koydu. Sürahisindeki su bitmişti, buzdolabını açtı. Dolabın içinde; çay tabağında
küflenmiş iki parça peynir, yarım bir limon ve iki aydır orda duran vişne
reçeli vardı. Hiçbirini görmeden soğuk suyuna uzandı. İlaçlarını bir bir yuttu. “Sen de yaşlandın be
Refik! ” diye yine söylendi.
Oturma odasına döndü, yeşil kadife
kanepesine kavuştu. Bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız
değilim!” diye düzeltti kendini. Ama yalnızdı işte odada ondan başka kimse
yoktu, yavaş yavaş güneş de terk ediyordu onu. Karşısında 52 yıl evvel Mediha
Hanımla düğün günü çekilmiş bir fotoğrafı asılıydı. Mediha Hanımın incecikti
beli o zamanlar. Dolgun dudakları, kumral saçları vardı. Fotoğrafta annesi
tembihlediği için gülümsemiyordu hanımı ama gerek yoktu gözlerinin içi
gülüyordu. Kendine baktı, “Ben de ne delikanlıymışım! ” dedi. Fotoğraftaki, saçları limonla yana taranmış, uzun ince bir delikanlıydı.
Karısının aksine kendisi kocaman gülümsemişti. Bu sıralar çok sık konuşuyordu kendi kendine
yalnızlıktan mıdır nedir?
Evet, bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav
ben yalnız değilim! ” diye düzeltti kendini. Karısını düşündü, kocaman
kalçalarıyla evin etrafında dört dönerdi. Ne bet sesi vardı, ama bu bağıra
bağıra şarkı söylemesine asla engel olmamıştı. Ev işi yaparken, yemek yaparken
hep bir şarkı söyler, sözlerini mutlaka karıştırırdı. Güftesiyle “Senede bir
gün haftada her gün…” diyip güldü Refik Bey. Bir gün olsun sus dememişti karısına.
Bütün değiştirme şarkılarını dinler kendi kendine gülerdi. Evde hiç olmayan
çocuk seslerini aratmamıştı karısı. İstemiştiler çocukları olsun ama doktor o
sözleri söylediğinden beri bir daha hiç bebek kelimesi geçmemişti evlerinde.
Müzik deyince doğruldu yerinden Refik Bey, 45’liklerin başına gitti. Karısı gözü
gibi bakar tertemiz saklardı plaklarını. Şimdi tozluydu hepsi. Aralarından
öylesine birini çekip baktı, Behiye Aksoy’dan Elbet Bir Gün Buluşacağız.
Gramofonuna özenle yerleştirdi.
Tertemiz enstrüman sesleri odanın bütün
sessizliğini delip geçmişti. Güneş çoktan batmıştı. Bu sefer hemen yanındaki
tekli koltuğunda aldı yerini. Perdesiyle bir kumaş olan kırlentini beline
yerleştirdi. Bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim!” diye
düzeltti kendini.
"Elbet bir gün buluşacağız
Bu böyle yarım kalmayacak..."
Gözleri alışmaya başlamıştı loşluğa. Karşı
kaldırımdaki sokak lambası bütün odayı yeterince aydınlatıyordu zaten. Yanı
başında duran sepeti yeni keşfetmiş gibi bir daha baktı. Karısının elişi
yumakları renk renkti. Birde gözlük vardı içlerinde yakını göremeyen Mediha
Hanıma ait. Her şey karısının bıraktığı gibiydi evde. Lakin dikiş masası yoktu.
"Belki bir deniz kıyısında
El ele maziyi konuşacağız..."
Dikiş masası, karısının hasta yatağındaki isteği üzerine bir kız meslek lisesine armağan edilmişti. Bir zamanlar ekmek teknesi olan kıymetlisi başka hanım kızlara eşlik etmeliydi artık. Refik Bey baktığı her yerde eski-yeni pek çok anı görebiliyordu. Evet bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı "Yav ben yalnız değilim!" diye düzeltti kendini.
"Benim içinde yanan ateş var
Sevgilim ne zaman buluşacağız..."
Dinledikçe
gözleri yaşarıyordu. Kalın işaret parmaklarıyla siliyordu gözlüklerinin
altından gözlerini. Gramofonun diğer köşesinde hanımının oturması gereken
koltuk boştu. “Neden beni sensiz bıraktın?” deyiverdi. Sonra kızdı kendine,
pişman oldu. Bu onun suçu değildi. Kimsenin suçu değildi. Sadece artık yalnızdı
işte… Bir an içi geçmiş olmalı ki bir hülya geçti gözlerinden. Evet, Mediha
Hanım ilk gençlik günlerindeki gibi karşısında kollarını iki yana açmış onu
çağırıyordu. Hiç tereddüt etmeden fırladı yerinden. Hayır, bel ağrısı yoktu.
Sımsıkı sarıldı sevdiğine. Ve gittiler…
"Benim gönlümde hala o arzu
Sevgilim ne zaman buluşacağız..."
Şarkı bitti plağın tiz sesi odada kaldı. Kimse
susturmadı…