2 Ağustos 2013 Cuma

Rüzgar

29.07.2013
Saat: 02.07

      Uyku tutmamıştı yine. İçindeki huzursuzluğa karşın sukunetle havalanıyordu perde.
  
     Yatağından usulca süzülüp yalın ayak perdenin önüne geldi. Rüzgarı bekledi, balkona çıktı. Geceyi uzun bir solukta içine çekmişti. Dikkatini önce; sağında bulutların ardındaki ayın mistik gülüşü çekti. Rüzgar "Hoş geldin" dercesine yanağını yaladı. Gülümseyerek karşılık verdi o da. Ellerini trabzanlara koyup gözlerini yumdu. Rüzgarın yüzünü, saçlarını okşamasından hoşnuttu. Bir an sevdiğini düşledi rüzgarın yerine. İstemeden gülümsüyor onu yanında istiyordu. Bal rengi gözlerine kitlenip kalmıştı zihninde. Ansızın düşme korkusuyla gözlerini açtığında fark etmişti rüzgarın ne kadar şiddetlendiğini, üşüdüğünü... Kollarını kendine dolayıp son bir kez baktı geceye. Rüzgar adeta kızmıştı ona, kıskanmış mıydı yoksa? Çarpık bir gülümseme belirdi dudaklarında. Uçuşan geceliğini son kez savurarak dönüp odasına girdi...

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Melankoli

An gelir yalnız hissedersin. Etrafın milyonlarca insanla doludur. Rehberin onlarca kişi, fotoğraflar onlarca güler yüz barındırır. Ama an gelir sen; yalnız hissedersin.

Kimse, hiç kimse yetmez o yüreğinin tam ortasındaki kara deliği doldurmaya.

Ağlamak istersin. Gülünecek onca durum, seni üzecek hiçbir şey yokken;  an gelir ağlamak istersin.

Bazen sadece özlersin.

Bazen sadece birine sarılmak…

An gelir sırf yağmur yağsın istersin. Yağmur… Yalnızlık; bazen huzur verir, bazense boğazının en ortasında koca bir  yumru.

An gelir sadece  yazmak istersin. Sonunu, ucunu düşünmeden. Güzel mi değil mi önemsemeden.

Bazen sadece aynı şarkıyı dinlemek. Defalarca, bıkmadan...

An gelir görünmez olmak istersin. Bütün sorumluluklardan kaçmak. Belki onun yanında olmak.

 Bazen sadece uyumak istersin. Saatlerce yalnızca kendi dünyanın içinde var olmak…

Bazense sadece ne istediğini bilmezsin.

“İstemek” biz insanları açgözlü yaratıklara çeviren bu sözün kökü nereden geliyor acaba? Bu gece ben yukarıdakilerin toplamından ibaretim. Toplama mı çıkarma mı bu merak ettim aslında. Her neyse matematiğim hiç iyi olmadı zaten. Ben; “yok”um belki. Belki yok olmak istiyorum. Ben sana; benimkinden daha iyi bir gece diliyorum. Yine gel...


Dipnot: Yazar başlığı "Ergen Tribi" olarak değiştirmeyi planlıyor..

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Hayali

        İsterdim yeteneğim olsun; fırçayı hiçbir şey düşünmeden tuvale dokundurduğumda ellerim ona şekil versin. Renkleri  fırçamla birbirine bulaştırıp oluşturduğum yeni tonlarla bilinçaltımdan fışkıran her figür tuvalde can bulsun. Anlam değil duygu içeren tablolarım bir, iki, üç derken desteler oluştursun. Ellerime bulaşan renkleri her boya yapışımda giyindiğim kot tuluma sileyim. Hep yıkansın o tulum ama hiçbir zaman temizlenmesin boyalar. Evimin tavan arası atölyem olsun. Benim dudaklarımdan tek bir kelime çıkmazken ellerim, boy boy fırçalarım anlatsın her şeyi. Ve şovalyem sırdaşım olsun. Gün gelsin sergilemekte lazım tabi ben duygularım diyeyim sen tabloların dizilsinler görücüye çıkmış genç kız gibi körpecik.

         Ah ne güzel olurdu. Ama o bulutlardan hemen kendimi aşağı bırakayım: Yaz-kış bacasından duman tüten evleri çizen kişi, evet benim. Yetenekte yetmez ki gönlünce çizebilmek için. Vakit denilen kavram ele geçirmiş her şeyi. Neyi ne zaman yaşaman gerektiğine senden önce çoktan karar verilmiş. Yalnızca arada kalan boşluklarda fırsatın var “yaşamaya”. Vaktin ki kendisi nakitin  de olur ömrün boyunca tıkır tıkır işler. Okul zamanı ekin vaktidir ilerideki satütünü ellerinle belirlersin. Mesleğin hasat vaktidir işte o zaman elindekiyle yetinirsin. Diyeceğim bu devirde kimsecikler öyle sırf zevk için saatlerce resim yapmaya adayamaz kendini. Çok zengin adam bile hatta o zengin adamın boş gezen karısı bile. Yapsa dahi amacı farklı meselelere dönüşmüş olur, sanat sessizce ağlar.

     Hayattaki her şeyden vazgeçebilip statü, para, güç, lüks, yani “yeni dünya” nın sunduğu her şeyden vazgeçebilip hayatı en uçta yaşayan kimseler… Nadir de olsa var ya hani onlar doğru manasında uç ve marjinaller. İşte onlar, sunulmuş yüzü boyalı, ambalajı süslü insansılar yerine gerçek hayran olunacak kimseler. Tası tarağı bırakıp haydi hippi olalım demiyorum tabi ki, demem de zaten. Ama bazen kendimle çeliştiğim oluyor. Ben de o meşhur statü için çırpınıyorum, mecburum. İsminin önündeki kısaltma her harf karakterin mühim olmaksızın sana değer katıyor. Ama kim istemez ki beş parasız karavanıyla dünyayı dolaşmayı. Ya da dur karavanda pahalı zaten In to Wild filmini seyrettin mi? (( Alexander Supertramp da kahramanlarımdan biridir.)) Onun gibi Magic Bus’ımızı sonradan buluruz olamaz mı?

    Haha bu gece baya hayalperest oldum ben. Peki susuyorum. Çokta geçe kaldım, paslanmışım. Yine de sevgili bunu okuyan sen bunu günün hangi saatin de okursan oku ben sana iyi bir gece dileyeceğim. Yine gel olur mu? İyi geceler…
   



Dipnot: Into The Wild da arşivliktir ve ben filmi seyretmeden önce bütün soundtrack’ları ezberlemiştim. (( Eddie Vedder yanii :D )) Onun en büyük yanlışı yalnız oluşuydu yalnızlıkta benim için sık sevilesi değildir zaten.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Kahraman


       Beni ben yapan pek çok kahramanım var. Kah romanlarda kah filmlerde kah tam da hayatın içinde. Düşünceleri, duruşları hatta bazen gömleğinin ütüsü bile hayran bırakır beni kendilerine. Her neyse  dedim ya kalabalık biraz liste. Geçmiş yazılarda bahsi geçen Prof Keating’ten sonra McMurphy geliyor benim için.

         Guguk Kuşu romanını okudun mu bilmiyorum ama kesinlikle tavsiye ediyorum ya da dur cümle içinde kullanılmasından nefret ettiğim bir şey söyleyeyim: Az sonra zaten “Spoiler yiyeceksin”. Filmi de var evet ama herhangi bir kitabın film uyarlamasına tahammül edebilmek için kitabı henüz okumamış olmak gerekiyor. Aksi halde hayali hüsrana uğruyorsun ((Haha bunu ben uydurmuş olabilirim)). Roman bir “Akıl hastanesinde” geçiyor olmasına rağmen kendinden soyut bir dünya olarak görmene hiç gerek yok. Akıl hastanesini dünyanın ta kendisi olarak gördüğünde  aslında bütün taşlar yerine oturuyor. Ve McMuphy sürü olmayı reddeden aykırı kişilik olarak karşımızda beliriyor. “Sistemin” demeyi tercih ediyorum ama “toplumun” diyelim belirlenmiş çizgilerinden taşanları nasıl ehlileştirdiği ya da yapamazsa yok edişini çıplaklığıyla anlatıyor romanımız. Ha bir de filminde Jack Nicholson’ın henüz genç ve çok çekici olduğunun altını çizmeden de geçemeyeceğim.

         Kahramanlarım hep böyle düzen karşıtı kimseler değil elbette. Ama şunu söyleyebilirim ki insanları aşırı derecede sevip yalnız iki türüne farklı bakıyorum: DOLU ve BOŞ. Bu baya bir ön yargı gibi geliyor kulağa farkındayım ama her insan “tartıya konmuyor” zaten. Neyse daha fazla saçmalamadan noktalayalım o zaman. Hem yarın sabah 10’da girip akşam kaçta çıkacağım belli olmayan bir tiyatro provam var ((Şikayetçi değilim, ukala mı oldu sanki? )). Uyumalıyım, ama merak ediyorum kahramanın kim sorusuna nasıl tek cevap verebiliyorlar? Senin kahramanın kimLER?

18 Mayıs 2013 Cumartesi

İletişim


           Bizim kapıcıdaki gelişmeleri gördükçe ailemle gurur duyuyorum ya. Dur ortadan başladım topluyorum.  İnsanlar arasında ama yalnız kendi halinde olan bizim kapıcıya ((ayıp bana ismini bilmiyorum)) yılmadık; her gördüğümüzde “Kolay gelsin” dedik, her çöpü verirken “İyi akşamlar” diledik. Ve sonunda başardık!  Artık o da “İyi akşamlar” diyor “Sağol” demese bile artık o anlama gelen başını sallıyor. En önemlisi artık o “iletişim kuruyor”. Ne mutlu bana ki onun silinmiş bir gölge olmasına izin vermeyen bir aileye sahibim.

         Haha kulağa basit geliyor farkındayım ama inanın çok önemli. Arkandan apartmana girerken kapıyı tutup beklediğin komşunun “Teşekkürler” demesinin basit bir şey olmadığını ancak dememeye başladıklarında fark ediyorsun. “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamak” marifet değil: Eylemsizliktir. Mesele; “Sana yapılmasını istediğin şeyi başkasına yapmakta”...

         "Zaman değişti artık, nerede o eski insanlar?" edebiyatı yapmayın bence en büyük yalanlardan biri de o. Türkiye’deki hiç kimse, öve öve bitiremediğiniz Avrupa tarzı “bireyselliği” kolayca kabul edemez zaten. Özümüze aykırı! Eh bizi biz yapan özelliklerimizden koparmanın en kolay yolu ne peki? Tabii ki sürekli “Eski insanlar kalmadı artık”  teranesi yapmak. Daha ortada o “insanlıktan” koparan özelliklere sahip olmanı gerektirecek şartlar yokken sürekli aynı sözleri tekrarlayarak yapmaktalar bunu. Zamanla sende olduğunu söyledikleri karakteri kabul ediyorsun ve artık sadece ben’cil yaşıyorsun.

         Yani poşetlerini taşıyamayan teyzeye yardım etmiyorsun çünkü birileri sana poşetleri götürdüğün evde seni bayıltabileceği yalanını kabul ettirmiş. Adam senin beklememen için değil sadece sapık olduğu için tutarmış asansör kapısını. Çünkü televizyon sana sürekli “Kork!” emri vermiş. “Güvende değilsin!” çağrısı yapan onca sinyal karşısında insanoğlu da  “bireyselliği” sadece kaçış kabul etmiş kendine.

        Bizim kapıcı amcadan nerelere geldim gördün mü? Hadi bunun üstüne o meşhur ergen tribi: “Fak Dı Sisdım!” diye bağıralım. Peki her fırsatta suçladığın “sisteme” karşı sen ne yaptın küfretmekten başka? Ben topluma bir kapıcı kazandırdım galiba eheh. Ve tekrar geldiğin için teşekkürler, "İyi akşamlar".



Dipnot: Yarın yazamam belki şimdiden Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun. Bayramın başındaki iki kelimenin yok sayılmasına fırsat vermemeniz dileğiyle, yine bekleriz…

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Yeşil


    Günlerin uzaması ne güzel değil mi? Aslında kışın kızı olmama rağmen yazı da çok seviyorum. Düşününce ben; her mevsimi mevsiminde seviyorum :) Günler uzadı, yaz yaklaştı ve bahar geçiyor…

    Abartılmış derecede yemyeşil bir çevreyle karşılaşmıyoruz baharda ama kesin olarak karşılaştığımız bir şey var;  kuşlar. Evet kuşlar baharda daha sık ötüyor ve yalnız duymak isteğinde duyuyorsun onları. Birde camın karşısındaki tek ağacın renkleri çok güzel oluyor. Bendeki bahar algısı sanırım bu kadar. Hı birde mont giyinmenin kalın, montsuzluğun ince olduğu sıcak ama terletmeyen müthiş dönem diyebiliriz. Tek ağaç dedim ya demesi bile üzdü. Yeşilin en bol olduğu memleketlerimizden birisindeyim güya ama ben bile dışarıda görebildiğim “tek” ağaçla avunuyorum.

     Sahi betonlar arttıkça neden “gelişmiş” algısı oluşuyor ki? Ya da şöyle sorayım gelecek denildiğinde ilk neden hiç yeşil olmayan teknolojik bir dünya çiziliyor zihinde? Bunun büyük suçlusu "Jetgiller" kabul ediyorum. Çünkü ufak yaştan bize böyle öğrettiler  “teknolojinin olduğu yerde doğa olmaz” diye...

       Halbuki böyle bir şartlanma yersiz. İlla uçan arabalar olacaksa işgal etmediğimiz oto yolları pekala yeşillendirilebilir. “Çevreciyim” ya da “Hayvanseverim”  deyip sadece evine sığabilecek kadar olanları savunanlardan değilim tamam. Onlara da ayrı kızıyorum ama gerçekten yanlış giden bir şeyler var ve ne yazık ki kimse bir sorun olarak dahi görmüyor. Yeni ağaçlar dikmekten bile acizken var olanı yok etmekte de üstümüze yok!

    Yine fark ettim ki geceleri yazmayınca atarlanıyorum ben. Ya da içten içe atarlı bir insanımda haberim yok. Güneş daha yeni batıyor. Günler uzadı, yaz yaklaştı ve bahar geçiyor… Ve bence yaşamakta olduğun mevsim her zaman en güzel mevsimdir tıpkı yaşamakta olduğun yaşın en güzel yaş olması gibi… 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Elbet Bir Gün


       Refik Bey koltuğuna oturmadan önce, karısının “İlaçlarını içmeyi unutma!” diye şakımasını zihninde duydu. Ağrıyan beline inat dimdik doğruldu yerinden. Adım adım mutfağa ulaştı. Titreyen elleriyle ilaçlarını her zamanki kutusundan çıkartıp avucuna koydu. Sürahisindeki su bitmişti, buzdolabını açtı. Dolabın içinde; çay tabağında küflenmiş iki parça peynir, yarım bir limon ve iki aydır orda duran vişne reçeli vardı. Hiçbirini görmeden soğuk suyuna uzandı.  İlaçlarını bir bir yuttu. “Sen de yaşlandın be Refik! ” diye yine söylendi.  

     Oturma odasına döndü, yeşil kadife kanepesine kavuştu. Bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim!” diye düzeltti kendini. Ama yalnızdı işte odada ondan başka kimse yoktu, yavaş yavaş güneş de terk ediyordu onu. Karşısında 52 yıl evvel Mediha Hanımla düğün günü çekilmiş bir fotoğrafı asılıydı. Mediha Hanımın incecikti beli o zamanlar. Dolgun dudakları, kumral saçları vardı. Fotoğrafta annesi tembihlediği için gülümsemiyordu hanımı ama gerek yoktu gözlerinin içi gülüyordu. Kendine baktı, “Ben de ne delikanlıymışım! ” dedi. Fotoğraftaki,  saçları limonla yana taranmış, uzun ince bir delikanlıydı. Karısının aksine kendisi kocaman gülümsemişti.  Bu sıralar çok sık konuşuyordu kendi kendine yalnızlıktan mıdır nedir?

        Evet, bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim! ” diye düzeltti kendini. Karısını düşündü, kocaman kalçalarıyla evin etrafında dört dönerdi. Ne bet sesi vardı, ama bu bağıra bağıra şarkı söylemesine asla engel olmamıştı. Ev işi yaparken, yemek yaparken hep bir şarkı söyler, sözlerini mutlaka karıştırırdı. Güftesiyle “Senede bir gün haftada her gün…” diyip güldü Refik Bey. Bir gün olsun sus dememişti karısına. Bütün değiştirme şarkılarını dinler kendi kendine gülerdi. Evde hiç olmayan çocuk seslerini aratmamıştı karısı. İstemiştiler çocukları olsun ama doktor o sözleri söylediğinden beri bir daha hiç bebek kelimesi geçmemişti evlerinde. Müzik deyince doğruldu yerinden Refik Bey, 45’liklerin başına gitti. Karısı gözü gibi bakar tertemiz saklardı plaklarını. Şimdi tozluydu hepsi. Aralarından öylesine birini çekip baktı, Behiye Aksoy’dan Elbet Bir Gün Buluşacağız. Gramofonuna özenle yerleştirdi.

     Tertemiz enstrüman sesleri odanın bütün sessizliğini delip geçmişti. Güneş çoktan batmıştı. Bu sefer hemen yanındaki tekli koltuğunda aldı yerini. Perdesiyle bir kumaş olan kırlentini beline yerleştirdi. Bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim!” diye düzeltti kendini.

 "Elbet bir gün buluşacağız
Bu böyle yarım kalmayacak..."

        Gözleri alışmaya başlamıştı loşluğa. Karşı kaldırımdaki sokak lambası bütün odayı yeterince aydınlatıyordu zaten. Yanı başında duran sepeti yeni keşfetmiş gibi bir daha baktı. Karısının elişi yumakları renk renkti. Birde gözlük vardı içlerinde yakını göremeyen Mediha Hanıma ait. Her şey karısının bıraktığı gibiydi evde. Lakin dikiş masası yoktu.

 "Belki bir deniz kıyısında
El ele maziyi konuşacağız..."

         Dikiş masası, karısının hasta yatağındaki isteği üzerine bir kız meslek lisesine armağan edilmişti. Bir zamanlar ekmek teknesi olan kıymetlisi başka hanım kızlara eşlik etmeliydi artık. Refik Bey baktığı her yerde eski-yeni pek çok anı görebiliyordu. Evet bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı "Yav ben yalnız değilim!" diye düzeltti kendini.

"Benim içinde yanan ateş var
Sevgilim ne zaman buluşacağız..."

        Dinledikçe gözleri yaşarıyordu. Kalın işaret parmaklarıyla siliyordu gözlüklerinin altından gözlerini. Gramofonun diğer köşesinde hanımının oturması gereken koltuk boştu. “Neden beni sensiz bıraktın?” deyiverdi. Sonra kızdı kendine, pişman oldu. Bu onun suçu değildi. Kimsenin suçu değildi. Sadece artık yalnızdı işte… Bir an içi geçmiş olmalı ki bir hülya geçti gözlerinden. Evet, Mediha Hanım ilk gençlik günlerindeki gibi karşısında kollarını iki yana açmış onu çağırıyordu. Hiç tereddüt etmeden fırladı yerinden. Hayır, bel ağrısı yoktu. Sımsıkı sarıldı sevdiğine. Ve gittiler…

"Benim gönlümde hala o arzu
Sevgilim ne zaman buluşacağız..."

              Şarkı bitti plağın tiz sesi odada kaldı. Kimse susturmadı…

3 Mayıs 2013 Cuma

Yağmur

      Fincanını eline alıp yavaşça ofisinin penceresine yürüdü.  Mesai saati çoktan geçmişti ama o, hala oradaydı. Bir an için unutmak istedi; yarına yetiştirilmesi gereken dosyaları, şakaklarındaki ağrıyı, ödenmesi gereken faturaları, annesiyle son telefon konuşmasını hatta yakın arkadaşının kocasıyla olan sorunlarını bile bir an için unutmak istedi.

         Penceredeki siluetine baktı önce. Kâkülleri neredeyse gözlerine değecekti. Çayından bir yudum daha aldı. Hatları belirgin sivri bir yüzü vardı. Rimeli çoktan dağılmış olmalı fakat loş camda göremiyordu.  Omuzlarını dikleştirdikten sonra camdaki damlalar çekti dikkatini. Her biri ardında gökkuşakları saklayan, minik, dans eden damlalar... Yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. Yalnızken o kadar değil ama, birbirine katıldıklarında azimle akıp giden damlalar... Ancak, gözlerini damlalardan ayırabildiğinde görebilmişti her gün hiç görmeden geçtiği sokağı. Aslında hep o köşede bulunan ışıklı oyuncakçıyı. Trafik lambasında yeşili bekleyen sileceklerin telaşını, elindeki defteri başında siper ederek koşan genci, park halindeki arabanın altına kaçan kediyi…  Elektrik direklerinden ve belki araba farlarından yağmuru görmeye çalıştı, sağanak birden artmış olmalıydı.

     Garip; dışarıda telaş olmasına rağmen o, huzurlu hissediyordu. Bu sefer gözlerinin son hedefi gökyüzü olmuştu. Karanlık, derin, sonsuz…

        İnsanlar aslında hep böyle değiller miydi? Önce benlikleri kör ederdi onları. Kendilerine bakmaktan çevredeki güzellikleri görmez olurlardı. Bunu aşabilirse insan; karşısına konulan şeffaf sınırlarda oyalanır, üzerindeki yaldızlı süslere aldanmaz mıydı?  Ancak bakışları sınırları aşabildiğinde gerçeklikle yüzleşirdi. İşte o zaman sahiden “görebilirdi”.  Peki sonra? Teslim olmak gelmiyor muydu?  Derin, sonsuz… Saçmalamıştı yine. Çayı da çoktan bitmişti.


   Silkindi, zihnindeki her şey yerli yerine  geldi. Fincanını tekrar doldurup bu kez masasındaki dosyaların arasına yerleştirdi. Geri dönmüştü; yarına yetiştirilmesi gereken dosyalara, şakaklarındaki  ağrıya, ödenmesi gereken faturalara, annesiyle son telefon konuşmasına hatta yakın arkadaşının kocasıyla olan sorunlarına bile geri dönmüştü.

30 Nisan 2013 Salı

Müzik



      Zihnim bomboş yine. Her şeyden kaçtığında kendini bulursun ya bu blogla aramdaki o sanırım. Bu akşam çok hastayım ben.  Sevgili bunu okuyan sana nazım geçer mi acaba?

   Müzikle yazmak iyi geliyor bana. Müzikler iyidir. Aslında hiç hissetmediğin duyguları yaşatır sana. Demiştim melankolik, slow şarkılar severim diye hatta blogta gitar sever portre çizmem olası. Ama tek bir tarza tek bir ritme bağlı bırakmam kendimi asla. Yani sadece rock dinleyip rakı masasından sadece pop dinleyip piyano solosundan mahrum edemem kendimi. Hepsine ayak uydurabilmeli, zevk almalıyım. Aslında her türlü ortamda kendimi eğlendirmeliyim demeliydim.

        Çok yönlü olmak varken "İkilem" deyip seni birini seçmeye mecbur bırakıyorlar. Rap mi, Rock mı? Pop mu, Hiphop mu? Müzikte değil ömrün boyunca böyle. Seçme hakkını sana veriyor “Kırmızı mı? Mavi mi?” Derken özgür sanıyorsun kendini halbuki ikisi bir Mor olabilme yetin alınmış elinden, yazık. En kötüsü de %100 HİT demiyorlar mı? Kim o  %100? Ben yokum o %100’de! Çok sevilir gibi sunulan şeyleri sevmeye mecbur hissediyorsun. Herkes dinliyormuş diyorsun yine dinliyorsun. Ve sonra sende sevdiğine "inandırılıyorsun", yazık. Bu kez nereden olduğunu hatırladığım tam bir cümlem var “Geçmiş ile günümüz arasındaki en büyük farklardan birisi, insanların köleliğin kalktığına gerçekten inanmış olmasıdır” Buruk bi’tat bıraksa da ardında adam haklı beyler. Peki ben her şarkıyı dinliyorum diye özgür mü oldum? Komik. Sadece demek istediğim basit bir müzikte dahi böyleyken ömrünün nasıl şekillendirildiğine baksana…

     Bana başkalarının şekil vermesine izin vermem deyip sırf moda diye dolabını kareli gömleklerle dolduran biri olarak ne kadar samimi olabilirim ki? Belki farkındayım ama "farkındalığın" da eyleme dönüşmekdikçe bir anlamı kalmıyor ne yazık ki... Lafı yine fazla uzattım ve hastayım ya ben çok öksürüyorum, kötüyüm, uyumam lazım :( Hem yarın sabahta erken kalkacağız malum. Tekrar görüşmek üzere iyi geceler...

Dipnot: Tam hastalık havası güneşe aldanıp ince ince giyinmeyin bir de bu yazıyı okuduktan sonra pc'de virüs taraması yapabilirsiniz malum mikroplar... Fff peki tamam sustum iyi geceler...

25 Nisan 2013 Perşembe

Zor


      Bunları yazdığıma pişman olucam biliyorum. Ama kafamın içi dediysek buraya pekala bu da benim içimin bir parçası. Ben Afyon’dan nefret ediyorum biliyor musun? Çok nefret ediyorum hem de.. Üstelik hiç gitmedim..

       Ömrüm boyunca da boğazımdan kopan hıçkırık olarak kalacak orası. Evet bu sonbaharda gerçekleşen olaydan bahsediyorum. Kahpe Eylül’de. Mühimmat deposunun tam 25 acemi erin şehitliği haline gelmesinden bahsediyorum.

    Olayın gerçekleştiği gece benim en büyük derdim c2 diye sohbet sitesinde shuffle’da konuşacak adam bulamayışımdı. Ne acı değil mi? Bizim eve o bombalar sabah olunca düşmüştü işte. Annemler oğlunu kaybeden yakın dostlarının yanına fırlamışlardı. O daha çok gençti…

        Ankara GATA’da günlerce ceset parçası beklemekte çekilen çile bulunan yalnız parmak.. Kendime işkence ediyorum biliyorum bu süreçlere yakından şahit olmak ise apayrı! Ki ben yalnızca telefonlarda ailesinden haber bekleyen taraftım o çileyi çekense Onur’un biricik annesi babası kardeşleri ve nişanlısıydı. Biz yalnız figürandık… Bizim yüreğimizin parçalanması yanında onlar…. Onun kardeşi benim çocukluk arkadaşım ve her Onur abiyi andığımda duyduğum acıyı biricik dostumunkiyle kıyasladığımda… İçimden ilk gelen koşup ona sarılmak oluyor. "Geçti" demek oluyor. "Dayan" demek oluyor. Ama yapamıyorum işte. İnsanın her yanı düğümleniyor sanki. Ve unutmuş yalanını oynamaya başlıyorsun. Normal güne akıyorsun ve en kötüsü an geliyor gerçekten UNUTUYORSUN.

     Hayır, isyan etmiyorum tanrıya hem de hiç. O her yaptığında hikmet bulunandır buna inancım sonsuz. Bu belki de hepimiz için en hayırlısıydı. Ama insan sormadan edemiyor; Yoksa bir HİÇ uğruna mıydı? Sadece İHMAL miydi ağabeylerimi ölümle yüzleştiren?  Aileleri paramparça eden sadece İHMAL mi? Ben yalnız benim şehidimi biliyorum ya her gün ölen diğerleri?

    Tamam sanırım en özelimi anlattım bu gece. Ve ağladıktan sonra en iyi gelen şey; uykudur… Yarın sabah balon gözlerle güne merhaba diyecek olmamın şerefine İyi geceler…

Mekanın Cennet Olsun Onur… 

22 Nisan 2013 Pazartesi

İnternet


     Sıkıldıkça dedik ya siteye işte o pekte öyle olmuyormuş. Her sıkıldığında insanın söyleyecek sözü yokmuş. Ama 140 karaktere sığabildiğimi fark ettikçe olaya müdahale etmem gerekiyordu. Ben ki geveze bir insanım ((fark etmişsinizdir))140 la yetinir olmuşum. Fikrim, günlük hayattaki cümlem bile o kadarcık olmuş duruma anında el koydum.

         İnternette herkes yazar olmuş zaten. Benim neyim eksik ? Yazar derken isim olandan bahsetmiyorum geniş zaman olanı hani.  Sahi “Dizüstü Edebiyat” olayının ne kadarının iyi ne kadarının kötü olduğu düşündürüyor insanı. Bir yandan gencin ve belki yeteneklinin önü açıldı. Yayıncı istemiyor diye basılmayan kitaplar hayat buldu sayesinde. Bir yandan da edebiyat, edebiyat olmaktan çıktı. Alelade internette yazarken sorun yok ama eğer edebiyat denilecekse o basitlikten sıyrılmalı. Ben yalnız Pucca’yı okudum aralarından -fikir edinmek için çok az kabul ediyorum-. Kitap sonsuz derecede akıcı ve komikti. Ama o kadar işte. Belki geri kafalı olduğumu düşüneceksiniz ama ben kabul edemiyorum argonun bu kadar kolay “edebiyat” olabilmesini.

      İnternetse ayrı dava! Marifet olmuş cümleyi “amk” diye bitirmek hatta insanlara kusurlarını bir bir söylemek. Her şeye sınırsız ulaşabildiğin interneti biz şişmana taytın ne kadar yakışmadığını anlatmak için kullanır olmuşuz. Erkekler kızların ne sıklıkla kuaföre gitmesi gerektiğini söyler olmuş. Ünlüler ise sanki insanoğlu değil de alay edilmek için oynatılan kuklalarmış internette.

        Fikrini söylemekle hakaret etmek arasındaki çizgi ince bile değilken nasıl karıştırıyoruz hayret. Bir “biz” olayı var birde sevmedikleri bir özellik varsa “bizden değildir!” Diye anında dışladıkları kimseler var. Kim oldukları hala bilinmiyor o  “biz”lerin. “Fikir özgürlüğünü” pek önemser halkımız ama Youtube da videoyu beğenmedi diye sövmek onun fikir özgürlüğüne saygısızlık olamaz tabii. Atarlandım iyi mi? Öhö öhö tamam sakinim.

       Diyeceğim o ki bir "sürü psikolojisi"dir gidiyor, insanların nasıl olması gerektiğine başka insanlar karar veriyor. Kendiniz olun arkadaşlar. Çok sevilen Beatles’ı  ben sevmiyorum diye kimse beni suçlayamaz. Şu “herkes” denilen o şeyin sevdiği şeyden de uzak durun. Popülerlik kapitalist dünyanın oyunları filan demeyeceğim tabi. Ama popüler olanı sevmenin hastalıklı bir durum olduğuna inanıyorum. Fark ettim ki her yazımın sonunda masallardaki gibi ders çıkarmaya ya da okuyucuya tavsiye vermeye merakım varmış benim. Bir dakika okuyucum mu varmış benim?  Haha ne bileyim böyle işte.  Hı birde bu seferlik gündüz oldu yazım. Tekrar görüşmek üzere…

Sahne


    Derin derin nefes alarak sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Ağzının içinde sürekli “Tanrım beni utandırma” fısıltısıyla seyirciyi tekrar yokladı. Şimdiye kadar nabzı düşürmemişlerdi, bu iyi. Çünkü seyirci bir kez kaybedildi mi oyuncu en iyi şekilde de yapsa da artık geri dönüşü yoktu. Açılış ise en önemlisi; seyirci ya uyumaya karar verecekti ya da seyretmeye. İşte burada görev oyuncudaydı. Sonrasındaysa görev döngüsü karşılıklı işliyordu. Seyirciyi yaşatan oyuncuyken oyuncuyu yaşatanda seyirci oluveriyordu. Ve onun ekibi iyi gidiyordu. Bunun bir takım işi olduğunu asla unutmamalıydı.

     Kendi sahnesi geldiğindeyse hepten tavlayacaktı seyirciyi, biliyordu. “Nerden biliyorsun?” sorusuna verilen tek ve ötesi olmayan net cevabı “İnanıyorum.” olmuştu. Işıklar söndü ve sahnede konumunu aldı çoktan rolü üzerine giyinmişti. Kendini ise az önce perdenin arkasında bırakmıştı.

   Işıklar yandığında her şey istediği gibiydi. Ona bakan yüzlerce göz mü? Spotlar onları karanlık bir hayalete dönüştürse de ordaydılar evet. Ama artık işin o kısmıyla ilgilenmiyordu. Zaman; işin, emeğin tadını çıkarma zamanıydı. Elinden gelenin en iyisini yapıyorsa sorun yok. Hele o sahne sonu değil; repliğinin sonunda kopan alkış yok mu işte onun kadar kimse şımartamazdı onu. Beğenilmenin, takdir görmenin hazzını bir kez tattın mı geri dönüşü yoktu zaten. Yüzlerce kez prova edilmesine rağmen sahnede şaşırmış mıydı? Elbette. Ama seyirci bunu bilmiyordu onlara ne verirse onu almaya hazır, yaptıklarını hayranlıkla takip etmeye hazır gelmişlerdi zaten. En azından o böyle inanıyordu.  Sahnesi bitti ve beklediğinden yoğun alkışla perdenin arkasındaki konumuna geri döndü.

   Tekrar kendiydi ve performansından ötürü ekipten tebrikleri toplayıp kostümdeki değişiklikleri tamamladı. Sıradaki sahneye de hazırdı en baştaki huzursuzluktan eser kalmamıştı artık. Kendini en şımarık en iyi hissettiği evine dönmek için sabırsızlanıyordu…

***

      Evet sahne ateşi böyle bir şey ve ben neler hissettiğimi tekrar yazmaya kalksam bu sefer bambaşka şeyler çıkar ortaya. Çünkü hiçbir zaman aynı duygunun tekrarı gibi olmuyor. Sahne tozunu bir kez yuttun mu vazgeçemezsin derler ya kesinlikle doğru. Birkaç hafta sonra gösterim var beklerim :P Oyuncuyum sanmayın sakın sakın. Üçüncü oyunum daha bu benim ne çabuk şımardın diyebilirsiniz :) Sanki çok okuyucum varmış gibi hemen sizli bizli oldum bende. Bu biraz her partinin iktidar olacağına emin verdiği vaatler gibi. Tamam kötü benzetme ama “teşbihte hata olmaz” diye durumu kurtarmak için bir atasözümüzde var hali hazırda.

      Ne diyorduk? Tiyatro! Sahnede olmak müthiş ama seyirci koltuğunu yabana atmayalım. Mesela sinemada yayılabilir, telefon kurcalayabilir ((ki illet olurum)) ya da filmden apayrı işlerle meşgul olabilirsin işte. Ama tiyatroda hesap biraz farklı. Bir kere tamamen kendini temsil etmek zorundasın. Oyunun karşısında çıplaksın. Aranızda kameralar kilometreler ya da en basitinden perde dahi yok. Oyuncu gözünün önünde olduğu için oyuna da oyuncuya da saygını belli etmelisin. İşte o yüzden tiyatro izleyicisi hep ayrıdır benim gözümde.

   Ve tiyatro denilince yalnız Shakespeare’den ibaret olmadığını ama onun yabana atılamayacağını hatırlatmak isterim. Sanırım lafı fazla uzattım. Yine bekleriz iyi geceler…


20 Nisan 2013 Cumartesi

Neden Pipo?


       Hayır, dudak tiryakisi de eski MİT ajanı da değilim :) Bay Pipo’ya laf sokmuyorum canım sadece alakam yok siyasetle demek istiyorum.  

      Bayan Pipo’yu yine bir yerden çaldım tabiî ki Cengiz Özakıncı’nın kitaplarından Neveser serisinin üçüncüsü “Siyon Türk Zelda” da derinlemesine anlatıyor “Bayan Pipo”yu ama benim olayım o karaktere duyulan hayranlık vs. de değildi maalesef. Pipo kişiliği mi desem?  Yalnızca piponun ateşini içinde gizlemesi mesele. Dışarıdan göstermez içinde tüten ateşi, küllerini… Ondandır işte “kimliksiz olacaksam eğer Bayan Pipo olurum” deyişim.

     Söylediğim kitaplar buram buram siyaset koksa da uzak dursun benden kendileri.  Ama okuyun diyebilirim, elinize gelen her şeyi, taraflı tarafsız hepsini okuyun. Kitabı yıllarca düşman bilen ülkemizde, okuyanı hapse atan ülkemizde söylediklerim ahmakça belki. Ama gün bugün. İki görüşü de görüp kendi görüşümü sunabilmem için ikisini de okumalıyım demek ki. Ben bir “fikir” sahibi değilim henüz çünkü önce daha çok “bilgi” sahibi olmaya ihtiyacım var. Hem en korkulası kimseler de bilgisi olmadan fikrini savuranlardır bence.

    Sahi kitap, film derken siz Türkler nasıl diyoorr aa hmm…  “Entel”! Evet entel olma kaygısı güdenlerden değilim. Zaten “entelektüel”  kelimesi “entel” diye kısaltıldığından  beri saygınlıkları da aynı ölçüde kısalmadı mı? “Bir yazar okudukları kadar yazardır” gibi bir söz duymuştum yine nerde olduğunu unuttuğum ve belki de yarım hatırladığım sözlerden biri. Yinede o söze son derece katılıyorum. Kendime yazar demiyorum yanlış anlaşılmasın ama yeterli bir açıklama olsa gerek.

Bitirmeden bu başlığa eklemeden geçemeyeceğim bir söz daha var tabi;
      “Bir pipo bazen sadece bir pipodur”  Sigmund Freud.

Yeniden görüşmek üzere..

19 Nisan 2013 Cuma

Bu Akşam


           Bu akşam yazmaya karar verdim. Hayır, dışarıdan gelen patır patır yağmur sesleri yok, küllükte kendi kendini yakıp bitiren bir sigaram da yok. Belki duvara yaslanmış bir gitar olabilirdi ama o da yok. Sadece ben varım işte, ve bu akşam yazmaya karar verdim…

          Anlatabileceğim ne aşk acım var ne de dramatik bir öyküm. Ama “herkes gibi” demem asla çünkü o “herkes” diye sınıflandırılan şeye inanmıyorum ne yazık ki. Ya da ben farklıyım diye gezinen aslında kimsenin aynı olmadığından bi'haber kişilere de. Eh aynı yoksa eğer farklı da yok demektir. Öyleyse ne aynıyım ne de farklıyım ben. Ben, benim işte…

         Maksat felsefe değil ya sadece aklıma gelen ellerimden tuşlara damlıyor. ((Oh edebiyat oldu şimdi de :) ))  Burada da bir kategoriye sokma merakımızı gösterdim değil mi? Her şeyi bir kalıba sokma merakımız sağolsun bir etiket yapıştırmadan rahatlayamıyoruz maalesef. Bu sözü bi tweette görmüştüm “marjinali” bile kalıplara oturtmuşuz. Kulağa traji-komik gelmiyor mu?

         Yazmaya karar verdim dedim ya öyle amaçsız öyle öylesine, sonu nereye varacak ben dahi merak ediyorum. Ama sevdim yani sende denemelisin, içindeki her şey söylenmeye değermiş gibi.  Sen değerliymişsin gibi... Evet, yine birinden alıntı yaptım. Başkasından duyduğun şeyi kendin çiğneyip tükürdüğünde farklı bir şey oluyor –gibi gelse de tartışmaya açık tabi-. Her neyse ben Prof. Keating’ten çaldım sözümü şiir yazamayan Todd’a bakıp demek ki içindeki hiçbir şeyi söylenmeye değer görmüyorsun gibi bir şey diyordu. Tam emin değilim ama ben bunu anlamak istedim sanırım :) Halbuki içimizdeki her şey söylenmeye değer. İşte o yüzden ben bu akşam yazmaya karar verdim. Ve bu akşamlık bu kadar yeter. Duvarda yaslanmış olmasa da fonda gitar solosuyla iyi geceler…



Dipnot: “Ölü Ozanlar Derneği” arşivlik filmlerdendir.