Bankta gözlerini karşıya dikmiş, yere yetişmeyen bacaklarını
kuvvetle sallıyordu. Pembe montu, sarı sırt çantasıyla dikkat çeken iki-üç
yaşlarında bir kızdı. Minik kız, yağmurun birden başlamasıyla yerinden fırladı.
Küçük adımlarıyla koşarak sığınacak bir yer arıyordu. Gökyüzünden başına bir
şey düşmesinden ödü kopuyordu. Ansızın su birikintisine basmasıyla dizlerinin
üstüne düşmesi bir oldu. Çamur her yana sıçradı. Kalktığında dizlerinin
kanamasına değil, en sevdiği külotlu çorabının yırtılmasına ağlıyordu.
Ellerinin daha az çamurlu kısmıyla gözlerini silip hıçkırarak koşmaya devam
etti.
Camekân bir kafenin tentesinin altına geldi. Minik ellerini
gözlerine siper ederek içeriyi görmeye çalışıyordu. Genç garsonlardan biri
kapıya çıkıp kızın hizasına eğildi: “Kime baktın prenses?”. Küçük kızın gözleri
parladı: “Sen benim prenses olduğumu nereden bildin? “ diye sordu hayretle.
Garson gülümseyip “Hadi içeri gel, annen nerede senin?” diye sıraladı. Minik
kız ağabeye hayran kalmıştı. Kumral saçlı, beyaz tenli bu ağabey tıpkı dayısına
benziyordu. Üstelik prenses olduğunu anlamıştı!
Yüzü gözü çamur içindeki kızı bir sandalyeye oturttular.
Diziyle karşı karşıya gelip kanı görünce kız yeniden ağlamaya başladı. Garson
sorularla oyalayarak yarayı kapamaya koyulduğunda kafe çoktan yeni müşterilerle
dolmuştu. Kafenin sahibi görünümlü şakakları beyazlamış bir adam garsonun
omzuna vurdu. Şimdi ağabeyin yerinde bu amca vardı. Kızın ellerini ve yüzünü
siliyordu: “Evet küçük hanım, senin adın ne?”. “Benim adım Ela, 3 yaşındayım,
parktan geldim.” Dedi kız bir solukta. Adam kızın haline gülümseyip: “Ben de Ahmet. Seni parka annen mi getirdi?”
diye sordu. Minik kız burnunu çeke çeke başını iki yana salladı, bu hayır
demekti.
“Öyleyse annene haber vermeliyiz.”
“Annemin numarasını biliyorum. Ben bebek değilim!” diye
çıkıştı hırçın kız. Anlaşılan bu sorular az önce Cem tarafından da sorulmuştu.
“Söyle bakalım numarayı.”. Kız, “Beş… Üç…” diye söylediği her rakamı
parmaklarıyla da gösteriyordu. Çevrilen numarayı kimse açmadı.
Ela, bu amcayı sevmemişti, Cem ağabeysini geri istiyordu.
Hem numarayı da yanlış söylememişti, neden ısrar ediyordu ki bu amca? “Babanın
numarası ne peki?” sorusunu duyunca kız, koca bir tekmeyi adamın bacağına
geçirdi. Kendi de sarsılmıştı fakat minik yumruklarını savurmaya devam
ediyordu. “Şunu alın elimden yoksa bir kaza çıkacak!” diye gürledi adam. Cem
bir çırpıda kızı kucağına aldı. Kız ağlayarak başını ağabeyin boynuna gömdü.
“Ne oldu prenses? Neden kızdın?” dedi saçlarını okşayarak. Kız prenses sözünü
duyduğunda sakinleşti, “Abi annemi kurtaralım” deyiverdi. Bu sırada çoktan
polisi arayan Ahmet Bey, Cem’e kızı karakola götürmesini emrediyordu.
Duydukları karşısında paniğe kapılan Cem, kızı çabucak yere koyup turuncu
önlüğünü çıkardı.
Yağmur dinmişti. Yolda kızın çenesi açılmıştı. Elini tuttuğu
ağabeye kreşte oynadığı oyunları anlatıyordu. Cem lafı yeniden annesine
getirdiğinde duymazdan geliyor, tek solukta cümlelerini sıralıyordu. Karakola
geldiklerinde korkup Cem’in bacakları ardına saklandı. Polisler ona bir şey
hatırlatmış olmalıydı. “Korkma prenses, yanındayım.” Dedi Cem. Kız onun
bacağına sarılmış halde yürümeye başladı. Polislere dikkatle bakıyordu. “Polis
amcalar anneni kurtaracak” dedi Cem güven veren sesiyle. Kız annesini
hatırladığında yeniden ağlayacak oldu ama Cem ağabeyine söz vermişti, ağlamamalıydı.
Ela gözleri dolu, dudaklarını ısırarak bu kötü kokulu yerde
bir odaya girdi. Polis de aynı soruları soruyor kız asla gerçek bir cevap
vermiyordu. Sırt çantasını açan polis, Oyuncak bir eşek ve çantaya
sıkıştırılmış desenli bir pijamayla karşılaştı.
“Evden mi kaçtın sen?” sorusuna şaşkınlıkla baktı kız.
Sonunda oturduğu sandalyede ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Bağırarak minik
kollarını savurarak konuşuyordu.
“Benim annem çok güçlü ona bir şey yapamazlar. Kaçmadım.
Gelip beni parktan alıcak tamam mı? Kimse anneme bir şey yapamaz!” Yanakları
kızarmış, ellerini beline yerleştirmişti: “Babam bi gün gelip onlara göstercek.
Siz bilmiyorsunuz. Benim babam büyüük bir Kral, o yüzden gelemiyor. Nabeer?”.
Sonunda söylemek istediklerini söylemiş, güçsüz kalmıştı.
Kendini sandalyeye bırakıp nefes nefese bacaklarını sallamaya koyuldu. Polis
odadan fırlayıp Cem ile kızı baş başa bıraktı. Temkinli davranan Cem, masadaki
su bardağını ona uzattı. Kızın bal rengi gözleri kızarmış, kumral saçları
bereden çıktığı gibi karma karışıktı. İki eliyle sardığı su bardağından içerken
boncuk gözlerini Cem’e dikmişti.
Polis geri döndüğünde yalnız değildi. Cem’e “Cep
numarasından yerini tespit edeceğiz.” diye güvence verdi. Bu sırada minik kızla
elinde defter bulunan polis, resim çizmeye koyulmuşlardı. Muhtemelen annesine
zarar verenlerin robot resmi isteniyor diye düşündü Cem. Gerginlikten sallanan
dizini tuttu. Telefonu çalmaya başladı. “Patron Ahmet” yazısını okuyunca kıza
çevirdi gözlerini. Ela ona bakıyor, bir şey yapmasını bekliyordu. Odanın
kapısına çıkarken “Alo?” dedi.
“Neredesin? Kızı bıraktın mı?”
“Efendim, kızın annesi saldırıya uğramış, yerini tespit
etmeye çalışıyorlar.”
“Ya… Sen yolda mısın şuan? Ne zaman gelirsin?
“Yoldayım” demesine kalmadan kulağının dibinde bir polis
telsizi öttü. Ahmet Bey sinirlenmişti: “Kahramanlığın lüzumu yok! İşin
bekliyor, kızı bıraktın. Derhal geri gel!” diye bağırdı.
“Ama kız…”
“Dediğimi duydun. Yarım saatin var!” diyip telefonu yüzüne
kapattı.
Cem, ne yapacağını bilemez halde polis memurunun odasına
yürüdü. Kız odaya girişiyle ilgilenmemişti. Cem afallamış, rengi atmıştı. İşten
atılmayı düşündü. Bu şehirde yaşamak istiyorsa çalışmalıydı. Bu kafeyi zorla
bulmuştu. Sahiden kahramanlık yapmaya gerek yok muydu? Kız güvendeydi… Ya
annesi ölmüşse? Akrabalarını bulmak polisin işiydi… Birden hatırlamış gibi
polise dönüp: “Kreşinin adı ‘Uğur Böcekleri’ idi. Öğretmenin adı ‘Pınar’. Belki
kızın akrabalarına ulaştırır.” deyiverdi. Polis şaşırmış bir şekilde not aldı.
Cem kızın annesini çoktan ölmüş düşündüğü için kızdı
kendine. Fakat başka ihtimal gelmiyordu aklına. “Bildiklerim bu kadar,
izninizle…” diye ayağa kalktı.
Ela ona bakıp sadece: “Gidiyor musun?” dedi yutkunarak.
“Evet prenses, seni muhafızlara emanet ettim. Gitmeliyim.”
“Hani yanımdasın diye korkmicaktım?” dedi alt dudağı öne
düşmüş yine ağlamaklı. Bu kez söze yanındaki polis girdi: “Artık korkmana gerek
yok.” Kız yeniden sandalyenin üstünde ayağa kalktı. Kollarını iki yana açmıştı.
Cem kucağına alıp sarıldı kıza: “Bak, geldiğin kafenin adı ‘Turuncu’ tamam mı?
Annenle Turuncu Kafe’ye beni görmeye gelirsiniz. Anlaştık mı?” Kız sıkıca
sardığı kollarını bırakmıyordu. Cem onu zorla ayırıp “Sözünüzü unutmayın
prenses” diye burnunu hafifçe sıktı.
Karakoldan çıktığında kızı bıraktığına pişman
olacağını biliyordu. Yine de elinden geleni yapmamış mıydı? Cadı, nasıl da
hırçındı… Saatine baktı ve koşmaya başladı. Kafeye doğru koştu, koştu, koştu...