4 Eylül 2015 Cuma

Bu Kadar

Sevmediğine içiyor kadın. 
Hangisinin sevmediğinin  önemi  yok.
Onun mu yoksa kendisinin sevmediğine mi? 
Sevgisizliğe içiyor kadın...

Yalnız gidiyor adam.
Hatanın kimde olduğunun önemi yok.
Onun mu yoksa kendisinin hatası mı? 
Yalnızlığa gidiyor adam...

31 Mart 2015 Salı

Ela

   Bankta gözlerini karşıya dikmiş, yere yetişmeyen bacaklarını kuvvetle sallıyordu. Pembe montu, sarı sırt çantasıyla dikkat çeken iki-üç yaşlarında bir kızdı. Minik kız, yağmurun birden başlamasıyla yerinden fırladı. Küçük adımlarıyla koşarak sığınacak bir yer arıyordu. Gökyüzünden başına bir şey düşmesinden ödü kopuyordu. Ansızın su birikintisine basmasıyla dizlerinin üstüne düşmesi bir oldu. Çamur her yana sıçradı. Kalktığında dizlerinin kanamasına değil, en sevdiği külotlu çorabının yırtılmasına ağlıyordu. Ellerinin daha az çamurlu kısmıyla gözlerini silip hıçkırarak koşmaya devam etti.

     Camekân bir kafenin tentesinin altına geldi. Minik ellerini gözlerine siper ederek içeriyi görmeye çalışıyordu. Genç garsonlardan biri kapıya çıkıp kızın hizasına eğildi: “Kime baktın prenses?”. Küçük kızın gözleri parladı: “Sen benim prenses olduğumu nereden bildin? “ diye sordu hayretle. Garson gülümseyip “Hadi içeri gel, annen nerede senin?” diye sıraladı. Minik kız ağabeye hayran kalmıştı. Kumral saçlı, beyaz tenli bu ağabey tıpkı dayısına benziyordu. Üstelik prenses olduğunu anlamıştı!

     Yüzü gözü çamur içindeki kızı bir sandalyeye oturttular. Diziyle karşı karşıya gelip kanı görünce kız yeniden ağlamaya başladı. Garson sorularla oyalayarak yarayı kapamaya koyulduğunda kafe çoktan yeni müşterilerle dolmuştu. Kafenin sahibi görünümlü şakakları beyazlamış bir adam garsonun omzuna vurdu. Şimdi ağabeyin yerinde bu amca vardı. Kızın ellerini ve yüzünü siliyordu: “Evet küçük hanım, senin adın ne?”. “Benim adım Ela, 3 yaşındayım, parktan geldim.” Dedi kız bir solukta. Adam kızın haline gülümseyip:  “Ben de Ahmet. Seni parka annen mi getirdi?” diye sordu. Minik kız burnunu çeke çeke başını iki yana salladı, bu hayır demekti.

“Öyleyse annene haber vermeliyiz.”

    “Annemin numarasını biliyorum. Ben bebek değilim!” diye çıkıştı hırçın kız. Anlaşılan bu sorular az önce Cem tarafından da sorulmuştu. “Söyle bakalım numarayı.”. Kız, “Beş… Üç…” diye söylediği her rakamı parmaklarıyla da gösteriyordu. Çevrilen numarayı kimse açmadı.

   Ela, bu amcayı sevmemişti, Cem ağabeysini geri istiyordu. Hem numarayı da yanlış söylememişti, neden ısrar ediyordu ki bu amca? “Babanın numarası ne peki?” sorusunu duyunca kız, koca bir tekmeyi adamın bacağına geçirdi. Kendi de sarsılmıştı fakat minik yumruklarını savurmaya devam ediyordu. “Şunu alın elimden yoksa bir kaza çıkacak!” diye gürledi adam. Cem bir çırpıda kızı kucağına aldı. Kız ağlayarak başını ağabeyin boynuna gömdü. “Ne oldu prenses? Neden kızdın?” dedi saçlarını okşayarak. Kız prenses sözünü duyduğunda sakinleşti, “Abi annemi kurtaralım” deyiverdi. Bu sırada çoktan polisi arayan Ahmet Bey, Cem’e kızı karakola götürmesini emrediyordu. Duydukları karşısında paniğe kapılan Cem, kızı çabucak yere koyup turuncu önlüğünü çıkardı.

    Yağmur dinmişti. Yolda kızın çenesi açılmıştı. Elini tuttuğu ağabeye kreşte oynadığı oyunları anlatıyordu. Cem lafı yeniden annesine getirdiğinde duymazdan geliyor, tek solukta cümlelerini sıralıyordu. Karakola geldiklerinde korkup Cem’in bacakları ardına saklandı. Polisler ona bir şey hatırlatmış olmalıydı. “Korkma prenses, yanındayım.” Dedi Cem. Kız onun bacağına sarılmış halde yürümeye başladı. Polislere dikkatle bakıyordu. “Polis amcalar anneni kurtaracak” dedi Cem güven veren sesiyle. Kız annesini hatırladığında yeniden ağlayacak oldu ama Cem ağabeyine söz vermişti, ağlamamalıydı.

       Ela gözleri dolu, dudaklarını ısırarak bu kötü kokulu yerde bir odaya girdi. Polis de aynı soruları soruyor kız asla gerçek bir cevap vermiyordu. Sırt çantasını açan polis, Oyuncak bir eşek ve çantaya sıkıştırılmış desenli bir pijamayla karşılaştı.

      “Evden mi kaçtın sen?” sorusuna şaşkınlıkla baktı kız. Sonunda oturduğu sandalyede ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Bağırarak minik kollarını savurarak konuşuyordu.

    “Benim annem çok güçlü ona bir şey yapamazlar. Kaçmadım. Gelip beni parktan alıcak tamam mı? Kimse anneme bir şey yapamaz!” Yanakları kızarmış, ellerini beline yerleştirmişti: “Babam bi gün gelip onlara göstercek. Siz bilmiyorsunuz. Benim babam büyüük bir Kral, o yüzden gelemiyor. Nabeer?”.

     Sonunda söylemek istediklerini söylemiş, güçsüz kalmıştı. Kendini sandalyeye bırakıp nefes nefese bacaklarını sallamaya koyuldu. Polis odadan fırlayıp Cem ile kızı baş başa bıraktı. Temkinli davranan Cem, masadaki su bardağını ona uzattı. Kızın bal rengi gözleri kızarmış, kumral saçları bereden çıktığı gibi karma karışıktı. İki eliyle sardığı su bardağından içerken boncuk gözlerini Cem’e dikmişti.

     Polis geri döndüğünde yalnız değildi. Cem’e “Cep numarasından yerini tespit edeceğiz.” diye güvence verdi. Bu sırada minik kızla elinde defter bulunan polis, resim çizmeye koyulmuşlardı. Muhtemelen annesine zarar verenlerin robot resmi isteniyor diye düşündü Cem. Gerginlikten sallanan dizini tuttu. Telefonu çalmaya başladı. “Patron Ahmet” yazısını okuyunca kıza çevirdi gözlerini. Ela ona bakıyor, bir şey yapmasını bekliyordu. Odanın kapısına çıkarken “Alo?” dedi.

“Neredesin? Kızı bıraktın mı?”

“Efendim, kızın annesi saldırıya uğramış, yerini tespit etmeye çalışıyorlar.”

 “Ya… Sen yolda mısın şuan? Ne zaman gelirsin?

“Yoldayım” demesine kalmadan kulağının dibinde bir polis telsizi öttü. Ahmet Bey sinirlenmişti: “Kahramanlığın lüzumu yok! İşin bekliyor, kızı bıraktın. Derhal geri gel!” diye bağırdı.

“Ama kız…”

“Dediğimi duydun. Yarım saatin var!” diyip telefonu yüzüne kapattı.

     Cem, ne yapacağını bilemez halde polis memurunun odasına yürüdü. Kız odaya girişiyle ilgilenmemişti. Cem afallamış, rengi atmıştı. İşten atılmayı düşündü. Bu şehirde yaşamak istiyorsa çalışmalıydı. Bu kafeyi zorla bulmuştu. Sahiden kahramanlık yapmaya gerek yok muydu? Kız güvendeydi… Ya annesi ölmüşse? Akrabalarını bulmak polisin işiydi… Birden hatırlamış gibi polise dönüp: “Kreşinin adı ‘Uğur Böcekleri’ idi. Öğretmenin adı ‘Pınar’. Belki kızın akrabalarına ulaştırır.” deyiverdi. Polis şaşırmış bir şekilde not aldı.

    Cem kızın annesini çoktan ölmüş düşündüğü için kızdı kendine. Fakat başka ihtimal gelmiyordu aklına. “Bildiklerim bu kadar, izninizle…” diye ayağa kalktı.
Ela ona bakıp sadece: “Gidiyor musun?” dedi yutkunarak. “Evet prenses, seni muhafızlara emanet ettim. Gitmeliyim.”

     “Hani yanımdasın diye korkmicaktım?” dedi alt dudağı öne düşmüş yine ağlamaklı. Bu kez söze yanındaki polis girdi: “Artık korkmana gerek yok.” Kız yeniden sandalyenin üstünde ayağa kalktı. Kollarını iki yana açmıştı. Cem kucağına alıp sarıldı kıza: “Bak, geldiğin kafenin adı ‘Turuncu’ tamam mı? Annenle Turuncu Kafe’ye beni görmeye gelirsiniz. Anlaştık mı?” Kız sıkıca sardığı kollarını bırakmıyordu. Cem onu zorla ayırıp “Sözünüzü unutmayın prenses” diye burnunu hafifçe sıktı.

     Karakoldan çıktığında kızı bıraktığına pişman olacağını biliyordu. Yine de elinden geleni yapmamış mıydı? Cadı, nasıl da hırçındı… Saatine baktı ve koşmaya başladı. Kafeye doğru koştu, koştu, koştu...