Nefesimle kuş seslerini içime çekiyorum. Başımı göğe kaldırıyorum.
Kendimi öyle küçük hissediyorum ki…
Klik!
Ufacıkken ağaçların kucaklayan kolları arasında, gördüklerimi
ölümsüzleştiriyorum. Hiçbir lens, hiçbir mercek yetmiyor gözlerimdeki güzelliği
bir kareye sığdırmaya. Olsun. Zihnimdekileri hatırlamam için bile birer kapı her
fotoğraf. Keşke kokular da saklanabilse…
Büyülenerek, uzun uzun baktığım bir binanın önünde hissettiklerimi
düşünüyorum. İnsan yapımı o esere bakarken nasıl gurur ve hayretle dolmuştum.
Hayretimle insanı nasıl da kıymetli sanmıştım. Oysa şimdi o kadar ufaktım ki… Koca
şaheseri diken insanoğlunun yaptığı, buranın güzelliği yanında bir hiç… Nasıl
bir kibir bu? Nasıl bir kibir ki sadece kendi yaptıkların hayran olunası
geliyor?
Sessizliğimle parçası olmaya çalıştığım doğada bir patika çekiyor
dikkatimi. Paçalarımı çamura bulayarak yolu takip ediyorum, ilerledikçe ses
artıyor. Su mu? Yanılmamışım. Yüksek bir kayalıktan fışkıran su adeta şelale oluşturmuş.
Suyun görüntüsü bile serinletiyor insanın içini. Ses öylesine yoğun ki bağırmak
istiyorum. Sadece bir çığlık atıp rahatlamak. Yapmıyorum. Kuşlar ürkmesin,
çevresindeki hiçbir canlı kaçışmasın diye.
Klik!
Suda sıçrayan tatlı su balığı, çevresinde gök kuşağı oluşturan
damlalarla yakalandı bu kez kareye. Benim varlığımla hiçbir canlı ilgilenmiyor
orada. Kendimi her şeyden daha yabani hissediyorum. Dikildiğim yerden doğrulup
suyun kenarına çömeliyorum. Nasıl hafif, nasıl berrak bir su bu içtiğim?
Mataramı anında bu suyla dolduruyorum. Renkli damarları olan çakıl taşları var.
Klik!
Gördüğüm, tattığım, duyduğum hiçbir şeye doyamayacakmışım gibi… Bir
kuş önümden bana kur yaparak süzülüyor. Kanatları sanki yaldızlı. Fotoğrafını
çekmek için çırpınmıyorum bu kez. Çünkü biliyorum oyalanırsam kaçırırım anlık
güzellikleri.
An demişken, kol saatime ilişiyor gözüm. Zaman, önümdeki minik
şelale kadar hızlı akmış meğer. Hesaplıyorum, güneş batmadan karavana
dönebilirim. Kiralık karavanımı ise manzarayı seyredebileceğim güvenli bir
tepeye park etmiştim. Gitmeden balık tutmalıyım diye düşünüyorum.
Avlanmak… Doğaya zarar vermek mi? Halbuki açlığını karşılayacak
kadar avlanmak her canlının “doğasında” yok mu? Bu düşünce insanın kendini
doğadan soyutladığının göstergesi olmalı. Ben de buna dayanarak sazan balığına
benzettiğim balıklardan bir tanesini yanımda götürmekte sakınca görmüyorum. Dönüş
yolu, yepyeni güzelliklerle merhaba diyor bana.
Klik!
Farklı, ilk sefer göze çarpmayan detaylar çağırıyor kendine. Kim bilir
her bakışta daha neler keşfedilecek? Canlıyım diyor, sen öyle sansan da yerimde
durmuyorum diyor dönüş yolu. Nihayet turuncu karavan ufukta...
Elimde sımsıkı tuttuğum içi su dolu poşet… Poşetin içindeki büyükçe
balık, arkadaşlık ediyor bana. Boynuma asılı makinem, sırt çantam araca
yaklaştıkça ağırlaşıyorlar sanki. Kendi bölgeme yaklaştıkça neşeli bir türkü
yerleşiyor dudağımın ucuna. Çatallaşmış sesimi duyunca irkiliyorum. Saatlerce
hiç ses çıkarmamışım. Doğanın şarkısına kapılmışım. Şimdi kendi şarkılarımın
sırası sanırım.
Aracın kilitli olmayan kapısını açıyorum. Bulduğum bir köşeye poşeti asıp eşyalarımı
yerleştiriyorum. İnsan en çok insandan korkuyor diye geçiriyorum içimden.
Kapılara vurulan kilitler, camlara takılan demirler… Zincirler… Hepsi diğer
insanların müdahalesinden korunmak için. İnsana karşı öyle bir korku ki, evin
içinde otururken kendimizi içeri kilitliyoruz. Ne yazık… Doğadaki her canlıdan
daha vahşi olduğumuzu kabullenmeli öyleyse.
Karavanın üzerine çıkmak için acele ediyorum. Buradan ikinci kez
seyredeceğim gün batımını. Güneş öyle kızıl-turuncu ışıklara bölünmüyor aksine
sapsarı akıp gidiyor ağaçlarla dolu yamaçların arkasına.
Klik! Klik! Klik!
Bu an hiç kaybolmamalı, paylaşmalı diyorum. Çektiğim fotoğraflara
burada dönüp bakmıyorum. Zaman kaybederim. Balığımı kızartıp yedikten sonra
geceyi karavanın tepesinde, yıldızların altında geçirmeye karar veriyorum. Gün
doğumuyla da eve yolculuk başlar. Büyülü bir hafta sonu daha…
Aklımda, apartmanın 7. katındaki dairemde çayımı yudumlarken bakmak
var fotoğraflara. Her ne kadar doğa tutkunu olsam da konfor bir çırpıda
silinemiyor hayattan. Hayat mücadelem yanında; ödemeye çalıştığım yüklü
fotoğraf makinesi taksitlerim, yayımlatabildiğim fotoğraflardan karşıladığım
karavan kiramla mutluyum. Hayatta sahip olduğum en güzel şey bu tutku.
Hayranlık pırıltılarıyla donatılmış gözbebeklerimdeki mutluluğu dünyayla
paylaşıyorum. Yüreğim hayretle dolarken o anları ölümsüzleştiriyorum. Fotoğraf
çekmek… Evet ben bunun için doğmuşum. Doğanın misafiri değil, parçası olmak
için düşmüşüm yollara.