20 Mayıs 2013 Pazartesi

Kahraman


       Beni ben yapan pek çok kahramanım var. Kah romanlarda kah filmlerde kah tam da hayatın içinde. Düşünceleri, duruşları hatta bazen gömleğinin ütüsü bile hayran bırakır beni kendilerine. Her neyse  dedim ya kalabalık biraz liste. Geçmiş yazılarda bahsi geçen Prof Keating’ten sonra McMurphy geliyor benim için.

         Guguk Kuşu romanını okudun mu bilmiyorum ama kesinlikle tavsiye ediyorum ya da dur cümle içinde kullanılmasından nefret ettiğim bir şey söyleyeyim: Az sonra zaten “Spoiler yiyeceksin”. Filmi de var evet ama herhangi bir kitabın film uyarlamasına tahammül edebilmek için kitabı henüz okumamış olmak gerekiyor. Aksi halde hayali hüsrana uğruyorsun ((Haha bunu ben uydurmuş olabilirim)). Roman bir “Akıl hastanesinde” geçiyor olmasına rağmen kendinden soyut bir dünya olarak görmene hiç gerek yok. Akıl hastanesini dünyanın ta kendisi olarak gördüğünde  aslında bütün taşlar yerine oturuyor. Ve McMuphy sürü olmayı reddeden aykırı kişilik olarak karşımızda beliriyor. “Sistemin” demeyi tercih ediyorum ama “toplumun” diyelim belirlenmiş çizgilerinden taşanları nasıl ehlileştirdiği ya da yapamazsa yok edişini çıplaklığıyla anlatıyor romanımız. Ha bir de filminde Jack Nicholson’ın henüz genç ve çok çekici olduğunun altını çizmeden de geçemeyeceğim.

         Kahramanlarım hep böyle düzen karşıtı kimseler değil elbette. Ama şunu söyleyebilirim ki insanları aşırı derecede sevip yalnız iki türüne farklı bakıyorum: DOLU ve BOŞ. Bu baya bir ön yargı gibi geliyor kulağa farkındayım ama her insan “tartıya konmuyor” zaten. Neyse daha fazla saçmalamadan noktalayalım o zaman. Hem yarın sabah 10’da girip akşam kaçta çıkacağım belli olmayan bir tiyatro provam var ((Şikayetçi değilim, ukala mı oldu sanki? )). Uyumalıyım, ama merak ediyorum kahramanın kim sorusuna nasıl tek cevap verebiliyorlar? Senin kahramanın kimLER?

18 Mayıs 2013 Cumartesi

İletişim


           Bizim kapıcıdaki gelişmeleri gördükçe ailemle gurur duyuyorum ya. Dur ortadan başladım topluyorum.  İnsanlar arasında ama yalnız kendi halinde olan bizim kapıcıya ((ayıp bana ismini bilmiyorum)) yılmadık; her gördüğümüzde “Kolay gelsin” dedik, her çöpü verirken “İyi akşamlar” diledik. Ve sonunda başardık!  Artık o da “İyi akşamlar” diyor “Sağol” demese bile artık o anlama gelen başını sallıyor. En önemlisi artık o “iletişim kuruyor”. Ne mutlu bana ki onun silinmiş bir gölge olmasına izin vermeyen bir aileye sahibim.

         Haha kulağa basit geliyor farkındayım ama inanın çok önemli. Arkandan apartmana girerken kapıyı tutup beklediğin komşunun “Teşekkürler” demesinin basit bir şey olmadığını ancak dememeye başladıklarında fark ediyorsun. “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamak” marifet değil: Eylemsizliktir. Mesele; “Sana yapılmasını istediğin şeyi başkasına yapmakta”...

         "Zaman değişti artık, nerede o eski insanlar?" edebiyatı yapmayın bence en büyük yalanlardan biri de o. Türkiye’deki hiç kimse, öve öve bitiremediğiniz Avrupa tarzı “bireyselliği” kolayca kabul edemez zaten. Özümüze aykırı! Eh bizi biz yapan özelliklerimizden koparmanın en kolay yolu ne peki? Tabii ki sürekli “Eski insanlar kalmadı artık”  teranesi yapmak. Daha ortada o “insanlıktan” koparan özelliklere sahip olmanı gerektirecek şartlar yokken sürekli aynı sözleri tekrarlayarak yapmaktalar bunu. Zamanla sende olduğunu söyledikleri karakteri kabul ediyorsun ve artık sadece ben’cil yaşıyorsun.

         Yani poşetlerini taşıyamayan teyzeye yardım etmiyorsun çünkü birileri sana poşetleri götürdüğün evde seni bayıltabileceği yalanını kabul ettirmiş. Adam senin beklememen için değil sadece sapık olduğu için tutarmış asansör kapısını. Çünkü televizyon sana sürekli “Kork!” emri vermiş. “Güvende değilsin!” çağrısı yapan onca sinyal karşısında insanoğlu da  “bireyselliği” sadece kaçış kabul etmiş kendine.

        Bizim kapıcı amcadan nerelere geldim gördün mü? Hadi bunun üstüne o meşhur ergen tribi: “Fak Dı Sisdım!” diye bağıralım. Peki her fırsatta suçladığın “sisteme” karşı sen ne yaptın küfretmekten başka? Ben topluma bir kapıcı kazandırdım galiba eheh. Ve tekrar geldiğin için teşekkürler, "İyi akşamlar".



Dipnot: Yarın yazamam belki şimdiden Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun. Bayramın başındaki iki kelimenin yok sayılmasına fırsat vermemeniz dileğiyle, yine bekleriz…

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Yeşil


    Günlerin uzaması ne güzel değil mi? Aslında kışın kızı olmama rağmen yazı da çok seviyorum. Düşününce ben; her mevsimi mevsiminde seviyorum :) Günler uzadı, yaz yaklaştı ve bahar geçiyor…

    Abartılmış derecede yemyeşil bir çevreyle karşılaşmıyoruz baharda ama kesin olarak karşılaştığımız bir şey var;  kuşlar. Evet kuşlar baharda daha sık ötüyor ve yalnız duymak isteğinde duyuyorsun onları. Birde camın karşısındaki tek ağacın renkleri çok güzel oluyor. Bendeki bahar algısı sanırım bu kadar. Hı birde mont giyinmenin kalın, montsuzluğun ince olduğu sıcak ama terletmeyen müthiş dönem diyebiliriz. Tek ağaç dedim ya demesi bile üzdü. Yeşilin en bol olduğu memleketlerimizden birisindeyim güya ama ben bile dışarıda görebildiğim “tek” ağaçla avunuyorum.

     Sahi betonlar arttıkça neden “gelişmiş” algısı oluşuyor ki? Ya da şöyle sorayım gelecek denildiğinde ilk neden hiç yeşil olmayan teknolojik bir dünya çiziliyor zihinde? Bunun büyük suçlusu "Jetgiller" kabul ediyorum. Çünkü ufak yaştan bize böyle öğrettiler  “teknolojinin olduğu yerde doğa olmaz” diye...

       Halbuki böyle bir şartlanma yersiz. İlla uçan arabalar olacaksa işgal etmediğimiz oto yolları pekala yeşillendirilebilir. “Çevreciyim” ya da “Hayvanseverim”  deyip sadece evine sığabilecek kadar olanları savunanlardan değilim tamam. Onlara da ayrı kızıyorum ama gerçekten yanlış giden bir şeyler var ve ne yazık ki kimse bir sorun olarak dahi görmüyor. Yeni ağaçlar dikmekten bile acizken var olanı yok etmekte de üstümüze yok!

    Yine fark ettim ki geceleri yazmayınca atarlanıyorum ben. Ya da içten içe atarlı bir insanımda haberim yok. Güneş daha yeni batıyor. Günler uzadı, yaz yaklaştı ve bahar geçiyor… Ve bence yaşamakta olduğun mevsim her zaman en güzel mevsimdir tıpkı yaşamakta olduğun yaşın en güzel yaş olması gibi… 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Elbet Bir Gün


       Refik Bey koltuğuna oturmadan önce, karısının “İlaçlarını içmeyi unutma!” diye şakımasını zihninde duydu. Ağrıyan beline inat dimdik doğruldu yerinden. Adım adım mutfağa ulaştı. Titreyen elleriyle ilaçlarını her zamanki kutusundan çıkartıp avucuna koydu. Sürahisindeki su bitmişti, buzdolabını açtı. Dolabın içinde; çay tabağında küflenmiş iki parça peynir, yarım bir limon ve iki aydır orda duran vişne reçeli vardı. Hiçbirini görmeden soğuk suyuna uzandı.  İlaçlarını bir bir yuttu. “Sen de yaşlandın be Refik! ” diye yine söylendi.  

     Oturma odasına döndü, yeşil kadife kanepesine kavuştu. Bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim!” diye düzeltti kendini. Ama yalnızdı işte odada ondan başka kimse yoktu, yavaş yavaş güneş de terk ediyordu onu. Karşısında 52 yıl evvel Mediha Hanımla düğün günü çekilmiş bir fotoğrafı asılıydı. Mediha Hanımın incecikti beli o zamanlar. Dolgun dudakları, kumral saçları vardı. Fotoğrafta annesi tembihlediği için gülümsemiyordu hanımı ama gerek yoktu gözlerinin içi gülüyordu. Kendine baktı, “Ben de ne delikanlıymışım! ” dedi. Fotoğraftaki,  saçları limonla yana taranmış, uzun ince bir delikanlıydı. Karısının aksine kendisi kocaman gülümsemişti.  Bu sıralar çok sık konuşuyordu kendi kendine yalnızlıktan mıdır nedir?

        Evet, bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim! ” diye düzeltti kendini. Karısını düşündü, kocaman kalçalarıyla evin etrafında dört dönerdi. Ne bet sesi vardı, ama bu bağıra bağıra şarkı söylemesine asla engel olmamıştı. Ev işi yaparken, yemek yaparken hep bir şarkı söyler, sözlerini mutlaka karıştırırdı. Güftesiyle “Senede bir gün haftada her gün…” diyip güldü Refik Bey. Bir gün olsun sus dememişti karısına. Bütün değiştirme şarkılarını dinler kendi kendine gülerdi. Evde hiç olmayan çocuk seslerini aratmamıştı karısı. İstemiştiler çocukları olsun ama doktor o sözleri söylediğinden beri bir daha hiç bebek kelimesi geçmemişti evlerinde. Müzik deyince doğruldu yerinden Refik Bey, 45’liklerin başına gitti. Karısı gözü gibi bakar tertemiz saklardı plaklarını. Şimdi tozluydu hepsi. Aralarından öylesine birini çekip baktı, Behiye Aksoy’dan Elbet Bir Gün Buluşacağız. Gramofonuna özenle yerleştirdi.

     Tertemiz enstrüman sesleri odanın bütün sessizliğini delip geçmişti. Güneş çoktan batmıştı. Bu sefer hemen yanındaki tekli koltuğunda aldı yerini. Perdesiyle bir kumaş olan kırlentini beline yerleştirdi. Bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı, “Yav ben yalnız değilim!” diye düzeltti kendini.

 "Elbet bir gün buluşacağız
Bu böyle yarım kalmayacak..."

        Gözleri alışmaya başlamıştı loşluğa. Karşı kaldırımdaki sokak lambası bütün odayı yeterince aydınlatıyordu zaten. Yanı başında duran sepeti yeni keşfetmiş gibi bir daha baktı. Karısının elişi yumakları renk renkti. Birde gözlük vardı içlerinde yakını göremeyen Mediha Hanıma ait. Her şey karısının bıraktığı gibiydi evde. Lakin dikiş masası yoktu.

 "Belki bir deniz kıyısında
El ele maziyi konuşacağız..."

         Dikiş masası, karısının hasta yatağındaki isteği üzerine bir kız meslek lisesine armağan edilmişti. Bir zamanlar ekmek teknesi olan kıymetlisi başka hanım kızlara eşlik etmeliydi artık. Refik Bey baktığı her yerde eski-yeni pek çok anı görebiliyordu. Evet bu akşam yalnızlığını kutlayacaktı "Yav ben yalnız değilim!" diye düzeltti kendini.

"Benim içinde yanan ateş var
Sevgilim ne zaman buluşacağız..."

        Dinledikçe gözleri yaşarıyordu. Kalın işaret parmaklarıyla siliyordu gözlüklerinin altından gözlerini. Gramofonun diğer köşesinde hanımının oturması gereken koltuk boştu. “Neden beni sensiz bıraktın?” deyiverdi. Sonra kızdı kendine, pişman oldu. Bu onun suçu değildi. Kimsenin suçu değildi. Sadece artık yalnızdı işte… Bir an içi geçmiş olmalı ki bir hülya geçti gözlerinden. Evet, Mediha Hanım ilk gençlik günlerindeki gibi karşısında kollarını iki yana açmış onu çağırıyordu. Hiç tereddüt etmeden fırladı yerinden. Hayır, bel ağrısı yoktu. Sımsıkı sarıldı sevdiğine. Ve gittiler…

"Benim gönlümde hala o arzu
Sevgilim ne zaman buluşacağız..."

              Şarkı bitti plağın tiz sesi odada kaldı. Kimse susturmadı…

3 Mayıs 2013 Cuma

Yağmur

      Fincanını eline alıp yavaşça ofisinin penceresine yürüdü.  Mesai saati çoktan geçmişti ama o, hala oradaydı. Bir an için unutmak istedi; yarına yetiştirilmesi gereken dosyaları, şakaklarındaki ağrıyı, ödenmesi gereken faturaları, annesiyle son telefon konuşmasını hatta yakın arkadaşının kocasıyla olan sorunlarını bile bir an için unutmak istedi.

         Penceredeki siluetine baktı önce. Kâkülleri neredeyse gözlerine değecekti. Çayından bir yudum daha aldı. Hatları belirgin sivri bir yüzü vardı. Rimeli çoktan dağılmış olmalı fakat loş camda göremiyordu.  Omuzlarını dikleştirdikten sonra camdaki damlalar çekti dikkatini. Her biri ardında gökkuşakları saklayan, minik, dans eden damlalar... Yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. Yalnızken o kadar değil ama, birbirine katıldıklarında azimle akıp giden damlalar... Ancak, gözlerini damlalardan ayırabildiğinde görebilmişti her gün hiç görmeden geçtiği sokağı. Aslında hep o köşede bulunan ışıklı oyuncakçıyı. Trafik lambasında yeşili bekleyen sileceklerin telaşını, elindeki defteri başında siper ederek koşan genci, park halindeki arabanın altına kaçan kediyi…  Elektrik direklerinden ve belki araba farlarından yağmuru görmeye çalıştı, sağanak birden artmış olmalıydı.

     Garip; dışarıda telaş olmasına rağmen o, huzurlu hissediyordu. Bu sefer gözlerinin son hedefi gökyüzü olmuştu. Karanlık, derin, sonsuz…

        İnsanlar aslında hep böyle değiller miydi? Önce benlikleri kör ederdi onları. Kendilerine bakmaktan çevredeki güzellikleri görmez olurlardı. Bunu aşabilirse insan; karşısına konulan şeffaf sınırlarda oyalanır, üzerindeki yaldızlı süslere aldanmaz mıydı?  Ancak bakışları sınırları aşabildiğinde gerçeklikle yüzleşirdi. İşte o zaman sahiden “görebilirdi”.  Peki sonra? Teslim olmak gelmiyor muydu?  Derin, sonsuz… Saçmalamıştı yine. Çayı da çoktan bitmişti.


   Silkindi, zihnindeki her şey yerli yerine  geldi. Fincanını tekrar doldurup bu kez masasındaki dosyaların arasına yerleştirdi. Geri dönmüştü; yarına yetiştirilmesi gereken dosyalara, şakaklarındaki  ağrıya, ödenmesi gereken faturalara, annesiyle son telefon konuşmasına hatta yakın arkadaşının kocasıyla olan sorunlarına bile geri dönmüştü.