İsterdim yeteneğim olsun; fırçayı
hiçbir şey düşünmeden tuvale dokundurduğumda ellerim ona şekil versin. Renkleri
fırçamla birbirine bulaştırıp
oluşturduğum yeni tonlarla bilinçaltımdan fışkıran her figür tuvalde can
bulsun. Anlam değil duygu içeren tablolarım bir, iki, üç derken desteler
oluştursun. Ellerime bulaşan renkleri her boya yapışımda giyindiğim kot tuluma
sileyim. Hep yıkansın o tulum ama hiçbir zaman temizlenmesin boyalar. Evimin
tavan arası atölyem olsun. Benim dudaklarımdan tek bir kelime çıkmazken
ellerim, boy boy fırçalarım anlatsın her şeyi. Ve şovalyem sırdaşım olsun. Gün
gelsin sergilemekte lazım tabi ben duygularım diyeyim sen tabloların
dizilsinler görücüye çıkmış genç kız gibi körpecik.
Ah ne güzel olurdu. Ama o bulutlardan
hemen kendimi aşağı bırakayım: Yaz-kış bacasından duman tüten evleri çizen kişi,
evet benim. Yetenekte yetmez ki gönlünce çizebilmek için. Vakit denilen kavram
ele geçirmiş her şeyi. Neyi ne zaman yaşaman gerektiğine senden önce çoktan
karar verilmiş. Yalnızca arada kalan boşluklarda fırsatın var “yaşamaya”.
Vaktin ki kendisi nakitin de olur ömrün
boyunca tıkır tıkır işler. Okul zamanı ekin vaktidir ilerideki satütünü ellerinle
belirlersin. Mesleğin hasat vaktidir işte o zaman elindekiyle yetinirsin.
Diyeceğim bu devirde kimsecikler öyle sırf zevk için saatlerce resim yapmaya
adayamaz kendini. Çok zengin adam bile hatta o zengin adamın boş gezen karısı
bile. Yapsa dahi amacı farklı meselelere dönüşmüş olur, sanat sessizce ağlar.
Hayattaki her şeyden vazgeçebilip statü,
para, güç, lüks, yani “yeni dünya” nın sunduğu her şeyden vazgeçebilip hayatı en
uçta yaşayan kimseler… Nadir de olsa var ya hani onlar doğru manasında uç ve
marjinaller. İşte onlar, sunulmuş yüzü boyalı, ambalajı süslü
insansılar yerine gerçek hayran olunacak kimseler. Tası tarağı bırakıp haydi
hippi olalım demiyorum tabi ki, demem de zaten. Ama bazen kendimle çeliştiğim
oluyor. Ben de o meşhur statü için çırpınıyorum, mecburum. İsminin önündeki
kısaltma her harf karakterin mühim olmaksızın sana değer katıyor. Ama kim
istemez ki beş parasız karavanıyla dünyayı dolaşmayı. Ya da dur karavanda
pahalı zaten In to Wild filmini seyrettin mi? (( Alexander Supertramp da
kahramanlarımdan biridir.)) Onun gibi Magic Bus’ımızı sonradan buluruz olamaz
mı?
Haha bu gece baya hayalperest oldum ben. Peki
susuyorum. Çokta geçe kaldım, paslanmışım. Yine de sevgili bunu okuyan sen bunu
günün hangi saatin de okursan oku ben sana iyi bir gece dileyeceğim. Yine gel
olur mu? İyi geceler…
Dipnot: Into The Wild da
arşivliktir ve ben filmi seyretmeden önce bütün soundtrack’ları ezberlemiştim. ((
Eddie Vedder yanii :D )) Onun en büyük yanlışı yalnız oluşuydu yalnızlıkta
benim için sık sevilesi değildir zaten.