4 Eylül 2014 Perşembe

Doğanın Parçası

Nefesimle kuş seslerini içime çekiyorum. Başımı göğe kaldırıyorum. Kendimi öyle küçük hissediyorum ki…

Klik!

Ufacıkken ağaçların kucaklayan kolları arasında, gördüklerimi ölümsüzleştiriyorum. Hiçbir lens, hiçbir mercek yetmiyor gözlerimdeki güzelliği bir kareye sığdırmaya. Olsun. Zihnimdekileri hatırlamam için bile birer kapı her fotoğraf. Keşke kokular da saklanabilse…

Büyülenerek, uzun uzun baktığım bir binanın önünde hissettiklerimi düşünüyorum. İnsan yapımı o esere bakarken nasıl gurur ve hayretle dolmuştum. Hayretimle insanı nasıl da kıymetli sanmıştım. Oysa şimdi o kadar ufaktım ki… Koca şaheseri diken insanoğlunun yaptığı, buranın güzelliği yanında bir hiç… Nasıl bir kibir bu? Nasıl bir kibir ki sadece kendi yaptıkların hayran olunası geliyor?

Sessizliğimle parçası olmaya çalıştığım doğada bir patika çekiyor dikkatimi. Paçalarımı çamura bulayarak yolu takip ediyorum, ilerledikçe ses artıyor. Su mu? Yanılmamışım. Yüksek bir kayalıktan fışkıran su adeta şelale oluşturmuş. Suyun görüntüsü bile serinletiyor insanın içini. Ses öylesine yoğun ki bağırmak istiyorum. Sadece bir çığlık atıp rahatlamak. Yapmıyorum. Kuşlar ürkmesin, çevresindeki hiçbir canlı kaçışmasın diye.

Klik!

Suda sıçrayan tatlı su balığı, çevresinde gök kuşağı oluşturan damlalarla yakalandı bu kez kareye. Benim varlığımla hiçbir canlı ilgilenmiyor orada. Kendimi her şeyden daha yabani hissediyorum. Dikildiğim yerden doğrulup suyun kenarına çömeliyorum. Nasıl hafif, nasıl berrak bir su bu içtiğim? Mataramı anında bu suyla dolduruyorum. Renkli damarları olan çakıl taşları var.

Klik!

Gördüğüm, tattığım, duyduğum hiçbir şeye doyamayacakmışım gibi… Bir kuş önümden bana kur yaparak süzülüyor. Kanatları sanki yaldızlı. Fotoğrafını çekmek için çırpınmıyorum bu kez. Çünkü biliyorum oyalanırsam kaçırırım anlık güzellikleri.

An demişken, kol saatime ilişiyor gözüm. Zaman, önümdeki minik şelale kadar hızlı akmış meğer. Hesaplıyorum, güneş batmadan karavana dönebilirim. Kiralık karavanımı ise manzarayı seyredebileceğim güvenli bir tepeye park etmiştim. Gitmeden balık tutmalıyım diye düşünüyorum.

Avlanmak… Doğaya zarar vermek mi? Halbuki açlığını karşılayacak kadar avlanmak her canlının “doğasında” yok mu? Bu düşünce insanın kendini doğadan soyutladığının göstergesi olmalı. Ben de buna dayanarak sazan balığına benzettiğim balıklardan bir tanesini yanımda götürmekte sakınca görmüyorum. Dönüş yolu, yepyeni güzelliklerle merhaba diyor bana.

Klik!

Farklı, ilk sefer göze çarpmayan detaylar çağırıyor kendine. Kim bilir her bakışta daha neler keşfedilecek? Canlıyım diyor, sen öyle sansan da yerimde durmuyorum diyor dönüş yolu. Nihayet turuncu karavan ufukta...

Elimde sımsıkı tuttuğum içi su dolu poşet… Poşetin içindeki büyükçe balık, arkadaşlık ediyor bana. Boynuma asılı makinem, sırt çantam araca yaklaştıkça ağırlaşıyorlar sanki. Kendi bölgeme yaklaştıkça neşeli bir türkü yerleşiyor dudağımın ucuna. Çatallaşmış sesimi duyunca irkiliyorum. Saatlerce hiç ses çıkarmamışım. Doğanın şarkısına kapılmışım. Şimdi kendi şarkılarımın sırası sanırım.

Aracın kilitli olmayan kapısını açıyorum.  Bulduğum bir köşeye poşeti asıp eşyalarımı yerleştiriyorum. İnsan en çok insandan korkuyor diye geçiriyorum içimden. Kapılara vurulan kilitler, camlara takılan demirler… Zincirler… Hepsi diğer insanların müdahalesinden korunmak için. İnsana karşı öyle bir korku ki, evin içinde otururken kendimizi içeri kilitliyoruz. Ne yazık… Doğadaki her canlıdan daha vahşi olduğumuzu kabullenmeli öyleyse.

Karavanın üzerine çıkmak için acele ediyorum. Buradan ikinci kez seyredeceğim gün batımını. Güneş öyle kızıl-turuncu ışıklara bölünmüyor aksine sapsarı akıp gidiyor ağaçlarla dolu yamaçların arkasına.

Klik! Klik! Klik!

Bu an hiç kaybolmamalı, paylaşmalı diyorum. Çektiğim fotoğraflara burada dönüp bakmıyorum. Zaman kaybederim. Balığımı kızartıp yedikten sonra geceyi karavanın tepesinde, yıldızların altında geçirmeye karar veriyorum. Gün doğumuyla da eve yolculuk başlar. Büyülü bir hafta sonu daha…

Aklımda, apartmanın 7. katındaki dairemde çayımı yudumlarken bakmak var fotoğraflara. Her ne kadar doğa tutkunu olsam da konfor bir çırpıda silinemiyor hayattan. Hayat mücadelem yanında; ödemeye çalıştığım yüklü fotoğraf makinesi taksitlerim, yayımlatabildiğim fotoğraflardan karşıladığım karavan kiramla mutluyum. Hayatta sahip olduğum en güzel şey bu tutku. Hayranlık pırıltılarıyla donatılmış gözbebeklerimdeki mutluluğu dünyayla paylaşıyorum. Yüreğim hayretle dolarken o anları ölümsüzleştiriyorum. Fotoğraf çekmek… Evet ben bunun için doğmuşum. Doğanın misafiri değil, parçası olmak için düşmüşüm yollara.