30 Nisan 2013 Salı

Müzik



      Zihnim bomboş yine. Her şeyden kaçtığında kendini bulursun ya bu blogla aramdaki o sanırım. Bu akşam çok hastayım ben.  Sevgili bunu okuyan sana nazım geçer mi acaba?

   Müzikle yazmak iyi geliyor bana. Müzikler iyidir. Aslında hiç hissetmediğin duyguları yaşatır sana. Demiştim melankolik, slow şarkılar severim diye hatta blogta gitar sever portre çizmem olası. Ama tek bir tarza tek bir ritme bağlı bırakmam kendimi asla. Yani sadece rock dinleyip rakı masasından sadece pop dinleyip piyano solosundan mahrum edemem kendimi. Hepsine ayak uydurabilmeli, zevk almalıyım. Aslında her türlü ortamda kendimi eğlendirmeliyim demeliydim.

        Çok yönlü olmak varken "İkilem" deyip seni birini seçmeye mecbur bırakıyorlar. Rap mi, Rock mı? Pop mu, Hiphop mu? Müzikte değil ömrün boyunca böyle. Seçme hakkını sana veriyor “Kırmızı mı? Mavi mi?” Derken özgür sanıyorsun kendini halbuki ikisi bir Mor olabilme yetin alınmış elinden, yazık. En kötüsü de %100 HİT demiyorlar mı? Kim o  %100? Ben yokum o %100’de! Çok sevilir gibi sunulan şeyleri sevmeye mecbur hissediyorsun. Herkes dinliyormuş diyorsun yine dinliyorsun. Ve sonra sende sevdiğine "inandırılıyorsun", yazık. Bu kez nereden olduğunu hatırladığım tam bir cümlem var “Geçmiş ile günümüz arasındaki en büyük farklardan birisi, insanların köleliğin kalktığına gerçekten inanmış olmasıdır” Buruk bi’tat bıraksa da ardında adam haklı beyler. Peki ben her şarkıyı dinliyorum diye özgür mü oldum? Komik. Sadece demek istediğim basit bir müzikte dahi böyleyken ömrünün nasıl şekillendirildiğine baksana…

     Bana başkalarının şekil vermesine izin vermem deyip sırf moda diye dolabını kareli gömleklerle dolduran biri olarak ne kadar samimi olabilirim ki? Belki farkındayım ama "farkındalığın" da eyleme dönüşmekdikçe bir anlamı kalmıyor ne yazık ki... Lafı yine fazla uzattım ve hastayım ya ben çok öksürüyorum, kötüyüm, uyumam lazım :( Hem yarın sabahta erken kalkacağız malum. Tekrar görüşmek üzere iyi geceler...

Dipnot: Tam hastalık havası güneşe aldanıp ince ince giyinmeyin bir de bu yazıyı okuduktan sonra pc'de virüs taraması yapabilirsiniz malum mikroplar... Fff peki tamam sustum iyi geceler...

25 Nisan 2013 Perşembe

Zor


      Bunları yazdığıma pişman olucam biliyorum. Ama kafamın içi dediysek buraya pekala bu da benim içimin bir parçası. Ben Afyon’dan nefret ediyorum biliyor musun? Çok nefret ediyorum hem de.. Üstelik hiç gitmedim..

       Ömrüm boyunca da boğazımdan kopan hıçkırık olarak kalacak orası. Evet bu sonbaharda gerçekleşen olaydan bahsediyorum. Kahpe Eylül’de. Mühimmat deposunun tam 25 acemi erin şehitliği haline gelmesinden bahsediyorum.

    Olayın gerçekleştiği gece benim en büyük derdim c2 diye sohbet sitesinde shuffle’da konuşacak adam bulamayışımdı. Ne acı değil mi? Bizim eve o bombalar sabah olunca düşmüştü işte. Annemler oğlunu kaybeden yakın dostlarının yanına fırlamışlardı. O daha çok gençti…

        Ankara GATA’da günlerce ceset parçası beklemekte çekilen çile bulunan yalnız parmak.. Kendime işkence ediyorum biliyorum bu süreçlere yakından şahit olmak ise apayrı! Ki ben yalnızca telefonlarda ailesinden haber bekleyen taraftım o çileyi çekense Onur’un biricik annesi babası kardeşleri ve nişanlısıydı. Biz yalnız figürandık… Bizim yüreğimizin parçalanması yanında onlar…. Onun kardeşi benim çocukluk arkadaşım ve her Onur abiyi andığımda duyduğum acıyı biricik dostumunkiyle kıyasladığımda… İçimden ilk gelen koşup ona sarılmak oluyor. "Geçti" demek oluyor. "Dayan" demek oluyor. Ama yapamıyorum işte. İnsanın her yanı düğümleniyor sanki. Ve unutmuş yalanını oynamaya başlıyorsun. Normal güne akıyorsun ve en kötüsü an geliyor gerçekten UNUTUYORSUN.

     Hayır, isyan etmiyorum tanrıya hem de hiç. O her yaptığında hikmet bulunandır buna inancım sonsuz. Bu belki de hepimiz için en hayırlısıydı. Ama insan sormadan edemiyor; Yoksa bir HİÇ uğruna mıydı? Sadece İHMAL miydi ağabeylerimi ölümle yüzleştiren?  Aileleri paramparça eden sadece İHMAL mi? Ben yalnız benim şehidimi biliyorum ya her gün ölen diğerleri?

    Tamam sanırım en özelimi anlattım bu gece. Ve ağladıktan sonra en iyi gelen şey; uykudur… Yarın sabah balon gözlerle güne merhaba diyecek olmamın şerefine İyi geceler…

Mekanın Cennet Olsun Onur… 

22 Nisan 2013 Pazartesi

İnternet


     Sıkıldıkça dedik ya siteye işte o pekte öyle olmuyormuş. Her sıkıldığında insanın söyleyecek sözü yokmuş. Ama 140 karaktere sığabildiğimi fark ettikçe olaya müdahale etmem gerekiyordu. Ben ki geveze bir insanım ((fark etmişsinizdir))140 la yetinir olmuşum. Fikrim, günlük hayattaki cümlem bile o kadarcık olmuş duruma anında el koydum.

         İnternette herkes yazar olmuş zaten. Benim neyim eksik ? Yazar derken isim olandan bahsetmiyorum geniş zaman olanı hani.  Sahi “Dizüstü Edebiyat” olayının ne kadarının iyi ne kadarının kötü olduğu düşündürüyor insanı. Bir yandan gencin ve belki yeteneklinin önü açıldı. Yayıncı istemiyor diye basılmayan kitaplar hayat buldu sayesinde. Bir yandan da edebiyat, edebiyat olmaktan çıktı. Alelade internette yazarken sorun yok ama eğer edebiyat denilecekse o basitlikten sıyrılmalı. Ben yalnız Pucca’yı okudum aralarından -fikir edinmek için çok az kabul ediyorum-. Kitap sonsuz derecede akıcı ve komikti. Ama o kadar işte. Belki geri kafalı olduğumu düşüneceksiniz ama ben kabul edemiyorum argonun bu kadar kolay “edebiyat” olabilmesini.

      İnternetse ayrı dava! Marifet olmuş cümleyi “amk” diye bitirmek hatta insanlara kusurlarını bir bir söylemek. Her şeye sınırsız ulaşabildiğin interneti biz şişmana taytın ne kadar yakışmadığını anlatmak için kullanır olmuşuz. Erkekler kızların ne sıklıkla kuaföre gitmesi gerektiğini söyler olmuş. Ünlüler ise sanki insanoğlu değil de alay edilmek için oynatılan kuklalarmış internette.

        Fikrini söylemekle hakaret etmek arasındaki çizgi ince bile değilken nasıl karıştırıyoruz hayret. Bir “biz” olayı var birde sevmedikleri bir özellik varsa “bizden değildir!” Diye anında dışladıkları kimseler var. Kim oldukları hala bilinmiyor o  “biz”lerin. “Fikir özgürlüğünü” pek önemser halkımız ama Youtube da videoyu beğenmedi diye sövmek onun fikir özgürlüğüne saygısızlık olamaz tabii. Atarlandım iyi mi? Öhö öhö tamam sakinim.

       Diyeceğim o ki bir "sürü psikolojisi"dir gidiyor, insanların nasıl olması gerektiğine başka insanlar karar veriyor. Kendiniz olun arkadaşlar. Çok sevilen Beatles’ı  ben sevmiyorum diye kimse beni suçlayamaz. Şu “herkes” denilen o şeyin sevdiği şeyden de uzak durun. Popülerlik kapitalist dünyanın oyunları filan demeyeceğim tabi. Ama popüler olanı sevmenin hastalıklı bir durum olduğuna inanıyorum. Fark ettim ki her yazımın sonunda masallardaki gibi ders çıkarmaya ya da okuyucuya tavsiye vermeye merakım varmış benim. Bir dakika okuyucum mu varmış benim?  Haha ne bileyim böyle işte.  Hı birde bu seferlik gündüz oldu yazım. Tekrar görüşmek üzere…

Sahne


    Derin derin nefes alarak sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Ağzının içinde sürekli “Tanrım beni utandırma” fısıltısıyla seyirciyi tekrar yokladı. Şimdiye kadar nabzı düşürmemişlerdi, bu iyi. Çünkü seyirci bir kez kaybedildi mi oyuncu en iyi şekilde de yapsa da artık geri dönüşü yoktu. Açılış ise en önemlisi; seyirci ya uyumaya karar verecekti ya da seyretmeye. İşte burada görev oyuncudaydı. Sonrasındaysa görev döngüsü karşılıklı işliyordu. Seyirciyi yaşatan oyuncuyken oyuncuyu yaşatanda seyirci oluveriyordu. Ve onun ekibi iyi gidiyordu. Bunun bir takım işi olduğunu asla unutmamalıydı.

     Kendi sahnesi geldiğindeyse hepten tavlayacaktı seyirciyi, biliyordu. “Nerden biliyorsun?” sorusuna verilen tek ve ötesi olmayan net cevabı “İnanıyorum.” olmuştu. Işıklar söndü ve sahnede konumunu aldı çoktan rolü üzerine giyinmişti. Kendini ise az önce perdenin arkasında bırakmıştı.

   Işıklar yandığında her şey istediği gibiydi. Ona bakan yüzlerce göz mü? Spotlar onları karanlık bir hayalete dönüştürse de ordaydılar evet. Ama artık işin o kısmıyla ilgilenmiyordu. Zaman; işin, emeğin tadını çıkarma zamanıydı. Elinden gelenin en iyisini yapıyorsa sorun yok. Hele o sahne sonu değil; repliğinin sonunda kopan alkış yok mu işte onun kadar kimse şımartamazdı onu. Beğenilmenin, takdir görmenin hazzını bir kez tattın mı geri dönüşü yoktu zaten. Yüzlerce kez prova edilmesine rağmen sahnede şaşırmış mıydı? Elbette. Ama seyirci bunu bilmiyordu onlara ne verirse onu almaya hazır, yaptıklarını hayranlıkla takip etmeye hazır gelmişlerdi zaten. En azından o böyle inanıyordu.  Sahnesi bitti ve beklediğinden yoğun alkışla perdenin arkasındaki konumuna geri döndü.

   Tekrar kendiydi ve performansından ötürü ekipten tebrikleri toplayıp kostümdeki değişiklikleri tamamladı. Sıradaki sahneye de hazırdı en baştaki huzursuzluktan eser kalmamıştı artık. Kendini en şımarık en iyi hissettiği evine dönmek için sabırsızlanıyordu…

***

      Evet sahne ateşi böyle bir şey ve ben neler hissettiğimi tekrar yazmaya kalksam bu sefer bambaşka şeyler çıkar ortaya. Çünkü hiçbir zaman aynı duygunun tekrarı gibi olmuyor. Sahne tozunu bir kez yuttun mu vazgeçemezsin derler ya kesinlikle doğru. Birkaç hafta sonra gösterim var beklerim :P Oyuncuyum sanmayın sakın sakın. Üçüncü oyunum daha bu benim ne çabuk şımardın diyebilirsiniz :) Sanki çok okuyucum varmış gibi hemen sizli bizli oldum bende. Bu biraz her partinin iktidar olacağına emin verdiği vaatler gibi. Tamam kötü benzetme ama “teşbihte hata olmaz” diye durumu kurtarmak için bir atasözümüzde var hali hazırda.

      Ne diyorduk? Tiyatro! Sahnede olmak müthiş ama seyirci koltuğunu yabana atmayalım. Mesela sinemada yayılabilir, telefon kurcalayabilir ((ki illet olurum)) ya da filmden apayrı işlerle meşgul olabilirsin işte. Ama tiyatroda hesap biraz farklı. Bir kere tamamen kendini temsil etmek zorundasın. Oyunun karşısında çıplaksın. Aranızda kameralar kilometreler ya da en basitinden perde dahi yok. Oyuncu gözünün önünde olduğu için oyuna da oyuncuya da saygını belli etmelisin. İşte o yüzden tiyatro izleyicisi hep ayrıdır benim gözümde.

   Ve tiyatro denilince yalnız Shakespeare’den ibaret olmadığını ama onun yabana atılamayacağını hatırlatmak isterim. Sanırım lafı fazla uzattım. Yine bekleriz iyi geceler…


20 Nisan 2013 Cumartesi

Neden Pipo?


       Hayır, dudak tiryakisi de eski MİT ajanı da değilim :) Bay Pipo’ya laf sokmuyorum canım sadece alakam yok siyasetle demek istiyorum.  

      Bayan Pipo’yu yine bir yerden çaldım tabiî ki Cengiz Özakıncı’nın kitaplarından Neveser serisinin üçüncüsü “Siyon Türk Zelda” da derinlemesine anlatıyor “Bayan Pipo”yu ama benim olayım o karaktere duyulan hayranlık vs. de değildi maalesef. Pipo kişiliği mi desem?  Yalnızca piponun ateşini içinde gizlemesi mesele. Dışarıdan göstermez içinde tüten ateşi, küllerini… Ondandır işte “kimliksiz olacaksam eğer Bayan Pipo olurum” deyişim.

     Söylediğim kitaplar buram buram siyaset koksa da uzak dursun benden kendileri.  Ama okuyun diyebilirim, elinize gelen her şeyi, taraflı tarafsız hepsini okuyun. Kitabı yıllarca düşman bilen ülkemizde, okuyanı hapse atan ülkemizde söylediklerim ahmakça belki. Ama gün bugün. İki görüşü de görüp kendi görüşümü sunabilmem için ikisini de okumalıyım demek ki. Ben bir “fikir” sahibi değilim henüz çünkü önce daha çok “bilgi” sahibi olmaya ihtiyacım var. Hem en korkulası kimseler de bilgisi olmadan fikrini savuranlardır bence.

    Sahi kitap, film derken siz Türkler nasıl diyoorr aa hmm…  “Entel”! Evet entel olma kaygısı güdenlerden değilim. Zaten “entelektüel”  kelimesi “entel” diye kısaltıldığından  beri saygınlıkları da aynı ölçüde kısalmadı mı? “Bir yazar okudukları kadar yazardır” gibi bir söz duymuştum yine nerde olduğunu unuttuğum ve belki de yarım hatırladığım sözlerden biri. Yinede o söze son derece katılıyorum. Kendime yazar demiyorum yanlış anlaşılmasın ama yeterli bir açıklama olsa gerek.

Bitirmeden bu başlığa eklemeden geçemeyeceğim bir söz daha var tabi;
      “Bir pipo bazen sadece bir pipodur”  Sigmund Freud.

Yeniden görüşmek üzere..

19 Nisan 2013 Cuma

Bu Akşam


           Bu akşam yazmaya karar verdim. Hayır, dışarıdan gelen patır patır yağmur sesleri yok, küllükte kendi kendini yakıp bitiren bir sigaram da yok. Belki duvara yaslanmış bir gitar olabilirdi ama o da yok. Sadece ben varım işte, ve bu akşam yazmaya karar verdim…

          Anlatabileceğim ne aşk acım var ne de dramatik bir öyküm. Ama “herkes gibi” demem asla çünkü o “herkes” diye sınıflandırılan şeye inanmıyorum ne yazık ki. Ya da ben farklıyım diye gezinen aslında kimsenin aynı olmadığından bi'haber kişilere de. Eh aynı yoksa eğer farklı da yok demektir. Öyleyse ne aynıyım ne de farklıyım ben. Ben, benim işte…

         Maksat felsefe değil ya sadece aklıma gelen ellerimden tuşlara damlıyor. ((Oh edebiyat oldu şimdi de :) ))  Burada da bir kategoriye sokma merakımızı gösterdim değil mi? Her şeyi bir kalıba sokma merakımız sağolsun bir etiket yapıştırmadan rahatlayamıyoruz maalesef. Bu sözü bi tweette görmüştüm “marjinali” bile kalıplara oturtmuşuz. Kulağa traji-komik gelmiyor mu?

         Yazmaya karar verdim dedim ya öyle amaçsız öyle öylesine, sonu nereye varacak ben dahi merak ediyorum. Ama sevdim yani sende denemelisin, içindeki her şey söylenmeye değermiş gibi.  Sen değerliymişsin gibi... Evet, yine birinden alıntı yaptım. Başkasından duyduğun şeyi kendin çiğneyip tükürdüğünde farklı bir şey oluyor –gibi gelse de tartışmaya açık tabi-. Her neyse ben Prof. Keating’ten çaldım sözümü şiir yazamayan Todd’a bakıp demek ki içindeki hiçbir şeyi söylenmeye değer görmüyorsun gibi bir şey diyordu. Tam emin değilim ama ben bunu anlamak istedim sanırım :) Halbuki içimizdeki her şey söylenmeye değer. İşte o yüzden ben bu akşam yazmaya karar verdim. Ve bu akşamlık bu kadar yeter. Duvarda yaslanmış olmasa da fonda gitar solosuyla iyi geceler…



Dipnot: “Ölü Ozanlar Derneği” arşivlik filmlerdendir.