31 Mayıs 2018 Perşembe

Poker

       Farkında olmadığım özelliklerimi gözlemlemiş ve bunları bana anlatan birinin olması sıcak bir his yaratıyor. Beni okumaya çalışıyor olmasından haz duyduğumu da söylemeliyim. Fakat, onunla özel olarak üç kere görüşüp bana katacağı herhangi bir şey kalmadığını, daha da kötüsü kolaylıkla her sözünde yalan söyleyebildiğini gördüm. 

   Bundan sonra istesem de "evet devam" diyemem ki... Üstelik istemiyorum... İsteyemiyorum... Belki çok hızlı tükettim onu ve onunla olabilecek her şeyi ama "görüyorum" ve "arttırmıyorum".

27 Mayıs 2018 Pazar

Kimi Zaman

Bazı sözler susup sindirmek içindir
Yanı başında anlatabilsin diye susarsın
Döksün içini... Zehrini akıtsın...
Sonra sessizce başını omzuna yaslarsın
İkinize de iyi gelir

25 Mayıs 2018 Cuma

Yek

Ne zamandır kimse benim olsun istemiyorum
Sahiplenmiyorum kimseyi
Güveniyorum
Mutlulugumu bölüşüyorum
Ve gidiyorum işte
Benim olma
Benimle ol
Keyif aldım ne yaşadıysam
Belki keyif almak için yaşadım
Asla pişman olmadım

Beni isteyen adama
"Ben kendimin olmak istiyorum" dedim
Bi ara bozuldu her sey
"Bebeğim" olması gereken biri çıktı
Sadece onun olmalı
Ona sığınmalı
Onu korumalıydı
Öyle bir histi
Fakat bu kez 
O kendinin olmak istedi
Sonra her şey kaldığı yerden devam etti

Dokuz Çeyrek

  Bu sabah neredeyse yerimden çıkmayacaktım. Yağmuru dinleyerek yeniden uyuyakalmıştım ki saatin, dersi çok da geçmediğini görünce kalktım. Dişimi fırçalarken, dün duştan sonra kurutmadığım için saçlarımın aldığı hale söyleniyordum. Yine de, yağmurdan mı yoksa alarmsız uyanmaktan mı bilmem sonsuz derecede huzurluydum.
Sabaha karşı, üzerimdeki elbiseyle uyuyakalmıştım. Dolabı açtım. Bir tişört alacak oldum, pantolonlara elim bile gitmedi. Derken yakası açık, kolları uzun bol bi bluzumu alıp askılı elbisemin üzerine giyindim. Pantolon derdi de kalmamıştı. Etek olmasına rağmen bacağımdaki tek tük çıkan tüyleri umursamayacaktım. Üstelik sütyen de giyinmiyordum!
Giymek için mor kısa çoraplarımı seçtim. Kakülü düzeltecek şekilde saçlarımı taradım, ensemden de topladım kısacık saçlarımı... Tamam.  
Bu kez rimel bile sürmeyecektim. Bordo süet ayakkabılarımı ayağıma geçirip kendimi sokağa attım. Üst üste giyinen evsizler gibiydim. Berduş halde... Ve işin gerçeği bence çok güzeldim...

22 Mayıs 2018 Salı

Sigarasını Ocaktan Yaktı

Eylül 2017
Bugün evin içinde gezindi hayaleti
Yokluğuna o kadar alışmıştım ki hayalini bile kurmaz olmuştum
İşte geldi
Onun gözünde sorun çıkartan taraf hep bendim
Belki gerçekten de öyleydi...
Her şey aynı mı diye gezinip gidecekti belli ki
"Yine kirpiklerini yakıcaksın!" dedim dinlemedi...

Sesim

Ağustos 2017
Çok uzun zamandır susuyormuşum gibi hissediyorum...
Zaman mı önemli yoksa
Susuyor olmam mı?

Ne Farkeder

Ağustos 2017
Kendi iyiliğim için düşüncelerime kulak asmıyorum...
Bir buhran içindeyim
ve işin kötüsü bunun farkında bile değilsin.
Karşımda olsan da kavgalar etsem seninle
Sevişerek barışsam...
Yine yoksun sen.
Üstelik bu kez..

20 Mayıs 2018 Pazar

Sakar

    Güne uyandığım mesaj, bir veda cümlesiydi: 

             "Sağlıcakla yaşa, sakarlık yapma" 

     Sakarlık yapma Gizem... Beni kendimden korumaya çalışmak ona mahsus bir şeydi. Ben yine ne yapar eder bir yerimi incitmeyi başarırım çünkü... Buruk ama silkinmiş hissediyorum bugün.

     Kalktım, gözlerime değecek kadar uzamış olan kaküllerimi kısalttım. Hayır, merak etmeyin makasla henüz aram iyi... :) 


Kadınlar

-Benim yüzlerce kadınım oldu çok azını reddettim aptallığımdan.
Dedi ihtiyar.
- Çok kadınınız olması mı? Reddetmeniz mi aptallıktan?
-Reddetmem tabi ki!
Kahkalarını tutamadı genç kadın.
İhtiyar ciddiyetini hiç bozmadan:
-Çok fena bir düşman ediniyorsun bir kere...

Özel

"Çünkü sen onların hayatındaki en güzel şey olarak kalacaksın hep
Daha çok kadın tanıdıkça senin nasıl özel, eşsiz olduğunu anlayacaklar
Ve hep dönecekler sana"

Dedi adam.
Teşekkür edecek oldum söyletmedi.
Sığınıp göğsüne uyumak istedim...

İstek

Yazasım var!
ucunu sonunu düşünmeden.
Hafta sonunu seninle geçiresim var,
Sen arabayı sürerken yanında oturmalıyım.
Müzikleri sen seç,
Duracak yeri ben.
Bütün bi haftasonunu yollarda,
sağda, solda geçirelim.
İlk gece pansiyonda kalalım
Sahil bulalım kendimize
İnsanların içine karışalım
Gündüzleri serin kuytularda sevişelim
Sonra artık paramız bitiyor diye arabada uyumak zorunda kalalım
"B*k vardı biralar bu kadar pahalı" diye söylenip yine mutlu olalım
sen konuşurken dudaklarına yapışıp susturmalıyım seni
gülüşünü tekrar tekrar öpmeliyim
sonra dönüş yolunda
bir dahası için anlaşalım
söz verelim
ama içten içe
bir daha olmayacağını bile bile...

Zamanla

Dostum!
Dosttuk...
Dosttum.
Dost muyduk?

Mürdüm

Bu kadın
Sevişirken konuşamaz.
Diyemez ama saklayamaz da ne hissettiğini.

Sessizleşir, ciddileşir ve gözlerini gözlerinden ayıramaz.
Gözleri de doysun ister teni kadar.
Öpülmeye ve okşanmaya dayanamaz.

Her şeyden sonra kıkırdıyorsa kulağına ne mutlu.
Neden, niçin anlatmaz.
Ama bilirsin, senin sayende.

Sen, yer yüzündeki en kıymetli şeysindir.
Senin kolunu okşamak bile sevişmeye dahildir.
Nefes sesinden tanırsın zaten.

Bu kadın
Sevişmeye doyamaz.
Diyemez ama saklayamaz da ne kadar istediğini.

Mavi

Yan yana uzanmış tavanı seyrediyorlar,
Beceriksiz sözcüklerle kurulmuş özür dileyişler aralarına girmiş uzanmış...
Kadın kollarını bağlamış.
Tavandan gözlerini ayırmadan:
-Boğazı görmek beni mutlu ediyor. 
+Neden öyle söyledin?
-Metrobüsü düşündüm işte...Denizi görmek için çalışmamı...
Adam başını çevirip kadına bakıyor.
-Mavi çok güzeldi, öyle yazdım zaten:
"Mavi, insanı ağlatacak kadar güzel..."
+Neden güzelliğin içine olumsuzluk katıyorsun?
-İkisi birlikte güzel çünkü...
Sessizlik gelip yeniden aralarına uzanıyor...

1 Mayıs 2018 Salı

Anıtkabir Ziyareti Şubat 2018

     Az önce Anıtkabir'i gezdim düşündüğüm her şeyi yazmak ihtiyacı duyuyorum. En son lise 3. Sınıfta turla gezmiştim ve o geziyle ilgili aklımda kalan tek şey, çok hızlı olduğu... Bir de tur rehberinin kendi anlatımıyla gurur duyuşu...

    Bugün takım arkadaşlarımla yürüyerek girdik. Nöbet değişimine az kaldığını bildiğimiz için bekledik. Yakınımdakilere babamın Anıtkabir'de askerlik yaptığımı anlattım. Çok küçükken yine Anıtkabir'e geldiğimizde babamız "Girilmez" yazan kapıların hangi rütbenin odası olduğunu söylerdi... Nihayet askerler, nizami geliyordu fakat acı görüntü, onları sanki gösteri yapıyormuş gibi telefonlarıyla çekenlerdi... Geri geri yürüyor, yol açamıyorlardı... Ne kadar gülünç halde olduklarını karşıdan baksanız anlarsınız... Tabi ki eğer siz de video çekmekte değilseniz. Saygıyla, nizami bir şekilde yapılan nöbet değişimi, "seyirci"nin arasından geçemeyeceği için, yol açın diye  tekrar tekrar uyarılıyordu. Ülkenin dört bir yanından gelen, belki de neden olduğunu bilmedikleri bir gururla nöbet değişen askerler... Trabzonlu asker yerini Adanalı askere bırakmıştı. 

      Müze kısmına yöneldim ilk kısmında Atatürk'ün eşyaları, ona hediye edilen ve onun hediye ettiği paha biçilmez eşyalar bulunuyordu. İttiren, sesli konuşan, yarım okuyup okuduğu eksik bilgiyi arkasındakine bağıran kalabalığa inat; dikkatle, gözlerimle içmeye çalışarak inceliyordum her şeyi ((otobüse son dönen ben olacaktım)). Hediyelerden ülkeler hakkında çıkarım yapmak güzeldi... En gösterişli, abartılı hediyeler tabi ki Arap ve Fars cumhuriyetlerinden idi. Mütevazı bir şey varsa Japonya Cumhurbaşkanından olduğunu görmek şaşırtmıyordu. Birbirlerine dostluk manasında silahlar, kılıçlar armağan eden başkanlar... Keşke gördüğüm detaylı güzellikleri, ince zevkleri yazabilmem mümkün olsaydı... Zihindeki, yazıya dönüşünce gerçekten çok küçülüyor.... Müzenin en sevdiğim kısmı bu kısımdı ve sonra tabi ki Atatürk'ün kıyafetleri! Ah dokunmayı o kadar çok istedim ki... Bir de yanında o kıyafeti üzerindeyken çekilmiş fotoğrafını görmek müthiş... Ağlamak istedim o an bu insan, her sey, katı gerçekti... Ve sonra döndüğüm bölüm bana yeniden hatırlattı: O yalnızca ince zevkli, saygın biri değil; O çok başarılı bir askerdi. Her bir cephede bizzat kendi savaşmıştı. Üstelik müzede mutlaka oralarda çekilmiş görselinin bulunması da çok hoştu. Görüyorsun, buralarda bizzat emeği ve imzası var. 


     Fakat sonra girdiğim kapı tamamen faciaydı... Yapay bir temsil odası oluşturulmuştu ve vaziyet gerçekten gülünç... Amacı sanırım sadece "çocukları korkutmak" olmalı... Bakın savaş kötü bir şey... Sen aklında düşünemezsin savaş olduğunda sesler böyle olur... Kalabalık; "hızlı yürümeye çalışanlar" yerine, "fotoğraf çekilmeye çalışanlar" olarak evrilmişti. Haritalara göz gezdirerek diğer eşiğe döndüm. Buradaki tablolara önce o dönemde mi yapılmış diye düşünerek yaklaşıp bir hayal kırıklığı daha yaşadım... Bakın o anlatılanlar "bence böyle" görünüyor demiş "biri" daha. Köşelerinde tarih imza herhangi bir şey görebilmek için inanın kıvrandım... 

      Yine de orada eşsiz bir parça vardı. Atatürk'ün bilinen ilk portresi. 1915'te  Wilhelm V. Krausz tarafından tahta parçası üzerine çizilmiş...   Tanrım sahiden tahtanın üzerine çizilmiş ve Atatürk'e hediye edilmişti. Kocaman mavi gözleri vurgulamadan edememiş Krausz diye düşünüyordum... Onu çizmek istediğinde gözlerinin gücünü yansıtmaya çalışmadan edememiş... Sonra o dönemin her bir kahramanının yine garip, yesyeni ve imzasız ve "tek tip" tablolarıyla göz göze gelerek bi eşikten daha geçtim. Her birinin omzu sahiden eşit tuval kadarmış... Ne yapay düzenle dizilmiş bakıyorlar diye düşünmüştüm. Bu eşikte karşımda bir kapı ve Atatürk'ün kaydedilmiş sesi kulaklarıma dolarak yürüyordum. Girdiğimde o döneme ait footage'lardan oluşan bir filmle karşılaştım. Atatürk'ün 10. Yıl Konuşması fon olmuştu bu görüntülere. Footage'ların her biri benim için çok kıymetliydi o dönemin, oradaki kişilerin, her şeyin ve Atatürk'ün kayda alınmış görüntüleri... Gelen insanlar benim neye baktığımı anlamaya çalışıp yürümeye devam ediyordu.  Önüne geçmiş olduğum bir temsil rölyefinin fotoğrafını çekmelerine gülümseyerek izin verip filmimi izliyordum. Arkamı dönüp devam ettiğimde o tek tip tablolarla "temsil edilen" dönemin kahramanlarının  tanıtımıyla asıl şimdi karşılaşmıştım. Tek tek biyografilerini okuyup büstlerini incelemek çok hoştu. 

      Bu koridor, her bir büst arasında odalara ayrılmış, odaların içleri ders kitabı gibi anlatıma geçmişti, o kısımlara dikkatimi çeken çok titiz bir şey yakalamadıkça girmemiştim. Fakat "Şu Çılgın Türkler" romanını yeniden okumalıyım diye içimden geçirmeme sebep oldular... Geçerken bir kısımda ilkokul çocukları hocalarıyla konuşuyordu. Saçları röfleli hocaları: "Sunumunuzu düşünüyor musunuz? Döndüğünüzde gelmeyen arkadaşlarınıza siz anlatacaksınız burada gördüklerinizi.". Gözlüklü öğrenci itiraz ediyor: "Ama örtmenim canlandırmicaz di miii?". Ben bu sırada bir sonraki büstün yanına geçiyorum. Sonraki büste giderken bir sonraki arada röfleli kadın yine aynı şeyi aynı cümlelerle söylüyor... Aklım karıştı ne zaman bu kısma geçti ki? Bir sonraki büste geçerken yine aynı sözleri söyleyen hoca, gülümsüyorum... 


   Bu yol bittikten sonra kabrin kapısının önüne geliyorum. Kapının yanında bir ekran; kapının açılışı ve kabrin görüntüsünü görüyoruz, sanırım drone  ile çekilmiş son derece robotik bir görüntü. Mezara böyle gerçeküstü yükseklikten ve hızla bakmak beni rahatsız ediyor. Niçin robotmuş gibi veya üstün tanrısal bir algıyla bakmak isteyeyim ki? Hatta kabir bu yükseklikten öyle ufak görünüyor ki adeta alay ediyor diye düşünüyorum. Kapıdaki güvenlik görevlisi bu "son teknolojik" videoyayla gurur duyuyor görünüyor diye düşünüp buruk gülümsüyorum. Dönüp Atatürk'ün naaşının buraya gelişinin anlatıldığı panoyu okuyorum. Belki hayatımda yüzlerce kez görmüş olmama rağmen panodaki fotoğraflar beni çok etkiliyor... Koridoru tamamlayınca  maketlerle karşılaşıyorum. Atatürk'ün doğduğu evin maketinin ne kadar özensiz olduğunu düşünüp yine hayal kırıklığı yaşarken yanındaki bir hediye beni susturuyor. Sanırım Makedonya Cumhurbaşkanının hediyesiydi... Ali Rıza Bey'in yaşadığı evin temel taşı... Hediye ediliş tarihini malesef şuan hatırlayamıyorum ama günümüze yakın bir tarih olduğunu söyleyebilirim ve bunun başkaları tarafından da kıymetli görülmesi, aslında "hala" kıymetli görülmesi çok dokunaklıydı. Yalnızca bir taştı ama çok özeldi... Bir sonraki maketler --

 --telefonum kapandı ve daha sonra yazmaya devam edemedim. Yazdıklarım kadarını paylaşmaya karar verdim ben de... 

    Hediyelik eşyalar kısmında, Atatürk'ün "ürün" haline gelmiş olmasına öfkemi ve utancımı sıcacıkken yazıya dökememek üzdü. Veya Atanın güzelim arabalarını sözüm ona restore amaçlı "yeni gibi" sunma gafleti hakkında... Her geçen gün bir şeylerin içi boşalıyor ve ne yapmalı bilmiyorum...