Az önce Anıtkabir'i gezdim düşündüğüm her şeyi yazmak ihtiyacı duyuyorum. En son lise 3. Sınıfta turla gezmiştim ve o geziyle ilgili aklımda kalan tek şey, çok hızlı olduğu... Bir de tur rehberinin kendi anlatımıyla gurur duyuşu...
Bugün takım arkadaşlarımla yürüyerek girdik. Nöbet değişimine az kaldığını bildiğimiz için bekledik. Yakınımdakilere babamın Anıtkabir'de askerlik yaptığımı anlattım. Çok küçükken yine Anıtkabir'e geldiğimizde babamız "Girilmez" yazan kapıların hangi rütbenin odası olduğunu söylerdi... Nihayet askerler, nizami geliyordu fakat acı görüntü, onları sanki gösteri yapıyormuş gibi telefonlarıyla çekenlerdi... Geri geri yürüyor, yol açamıyorlardı... Ne kadar gülünç halde olduklarını karşıdan baksanız anlarsınız... Tabi ki eğer siz de video çekmekte değilseniz. Saygıyla, nizami bir şekilde yapılan nöbet değişimi, "seyirci"nin arasından geçemeyeceği için, yol açın diye tekrar tekrar uyarılıyordu. Ülkenin dört bir yanından gelen, belki de neden olduğunu bilmedikleri bir gururla nöbet değişen askerler... Trabzonlu asker yerini Adanalı askere bırakmıştı.
Müze kısmına yöneldim ilk kısmında Atatürk'ün eşyaları, ona hediye edilen ve onun hediye ettiği paha biçilmez eşyalar bulunuyordu. İttiren, sesli konuşan, yarım okuyup okuduğu eksik bilgiyi arkasındakine bağıran kalabalığa inat; dikkatle, gözlerimle içmeye çalışarak inceliyordum her şeyi ((otobüse son dönen ben olacaktım)). Hediyelerden ülkeler hakkında çıkarım yapmak güzeldi... En gösterişli, abartılı hediyeler tabi ki Arap ve Fars cumhuriyetlerinden idi. Mütevazı bir şey varsa Japonya Cumhurbaşkanından olduğunu görmek şaşırtmıyordu. Birbirlerine dostluk manasında silahlar, kılıçlar armağan eden başkanlar... Keşke gördüğüm detaylı güzellikleri, ince zevkleri yazabilmem mümkün olsaydı... Zihindeki, yazıya dönüşünce gerçekten çok küçülüyor.... Müzenin en sevdiğim kısmı bu kısımdı ve sonra tabi ki Atatürk'ün kıyafetleri! Ah dokunmayı o kadar çok istedim ki... Bir de yanında o kıyafeti üzerindeyken çekilmiş fotoğrafını görmek müthiş... Ağlamak istedim o an bu insan, her sey, katı gerçekti... Ve sonra döndüğüm bölüm bana yeniden hatırlattı: O yalnızca ince zevkli, saygın biri değil; O çok başarılı bir askerdi. Her bir cephede bizzat kendi savaşmıştı. Üstelik müzede mutlaka oralarda çekilmiş görselinin bulunması da çok hoştu. Görüyorsun, buralarda bizzat emeği ve imzası var.
Fakat sonra girdiğim kapı tamamen faciaydı... Yapay bir temsil odası oluşturulmuştu ve vaziyet gerçekten gülünç... Amacı sanırım sadece "çocukları korkutmak" olmalı... Bakın savaş kötü bir şey... Sen aklında düşünemezsin savaş olduğunda sesler böyle olur... Kalabalık; "hızlı yürümeye çalışanlar" yerine, "fotoğraf çekilmeye çalışanlar" olarak evrilmişti. Haritalara göz gezdirerek diğer eşiğe döndüm. Buradaki tablolara önce o dönemde mi yapılmış diye düşünerek yaklaşıp bir hayal kırıklığı daha yaşadım... Bakın o anlatılanlar "bence böyle" görünüyor demiş "biri" daha. Köşelerinde tarih imza herhangi bir şey görebilmek için inanın kıvrandım...
Yine de orada eşsiz bir parça vardı. Atatürk'ün bilinen ilk portresi. 1915'te Wilhelm V. Krausz tarafından tahta parçası üzerine çizilmiş... Tanrım sahiden tahtanın üzerine çizilmiş ve Atatürk'e hediye edilmişti. Kocaman mavi gözleri vurgulamadan edememiş Krausz diye düşünüyordum... Onu çizmek istediğinde gözlerinin gücünü yansıtmaya çalışmadan edememiş... Sonra o dönemin her bir kahramanının yine garip, yesyeni ve imzasız ve "tek tip" tablolarıyla göz göze gelerek bi eşikten daha geçtim. Her birinin omzu sahiden eşit tuval kadarmış... Ne yapay düzenle dizilmiş bakıyorlar diye düşünmüştüm. Bu eşikte karşımda bir kapı ve Atatürk'ün kaydedilmiş sesi kulaklarıma dolarak yürüyordum. Girdiğimde o döneme ait footage'lardan oluşan bir filmle karşılaştım. Atatürk'ün 10. Yıl Konuşması fon olmuştu bu görüntülere. Footage'ların her biri benim için çok kıymetliydi o dönemin, oradaki kişilerin, her şeyin ve Atatürk'ün kayda alınmış görüntüleri... Gelen insanlar benim neye baktığımı anlamaya çalışıp yürümeye devam ediyordu. Önüne geçmiş olduğum bir temsil rölyefinin fotoğrafını çekmelerine gülümseyerek izin verip filmimi izliyordum. Arkamı dönüp devam ettiğimde o tek tip tablolarla "temsil edilen" dönemin kahramanlarının tanıtımıyla asıl şimdi karşılaşmıştım. Tek tek biyografilerini okuyup büstlerini incelemek çok hoştu.
Bu koridor, her bir büst arasında odalara ayrılmış, odaların içleri ders kitabı gibi anlatıma geçmişti, o kısımlara dikkatimi çeken çok titiz bir şey yakalamadıkça girmemiştim. Fakat "Şu Çılgın Türkler" romanını yeniden okumalıyım diye içimden geçirmeme sebep oldular... Geçerken bir kısımda ilkokul çocukları hocalarıyla konuşuyordu. Saçları röfleli hocaları: "Sunumunuzu düşünüyor musunuz? Döndüğünüzde gelmeyen arkadaşlarınıza siz anlatacaksınız burada gördüklerinizi.". Gözlüklü öğrenci itiraz ediyor: "Ama örtmenim canlandırmicaz di miii?". Ben bu sırada bir sonraki büstün yanına geçiyorum. Sonraki büste giderken bir sonraki arada röfleli kadın yine aynı şeyi aynı cümlelerle söylüyor... Aklım karıştı ne zaman bu kısma geçti ki? Bir sonraki büste geçerken yine aynı sözleri söyleyen hoca, gülümsüyorum...
Bu yol bittikten sonra kabrin kapısının önüne geliyorum. Kapının yanında bir ekran; kapının açılışı ve kabrin görüntüsünü görüyoruz, sanırım drone ile çekilmiş son derece robotik bir görüntü. Mezara böyle gerçeküstü yükseklikten ve hızla bakmak beni rahatsız ediyor. Niçin robotmuş gibi veya üstün tanrısal bir algıyla bakmak isteyeyim ki? Hatta kabir bu yükseklikten öyle ufak görünüyor ki adeta alay ediyor diye düşünüyorum. Kapıdaki güvenlik görevlisi bu "son teknolojik" videoyayla gurur duyuyor görünüyor diye düşünüp buruk gülümsüyorum. Dönüp Atatürk'ün naaşının buraya gelişinin anlatıldığı panoyu okuyorum. Belki hayatımda yüzlerce kez görmüş olmama rağmen panodaki fotoğraflar beni çok etkiliyor... Koridoru tamamlayınca maketlerle karşılaşıyorum. Atatürk'ün doğduğu evin maketinin ne kadar özensiz olduğunu düşünüp yine hayal kırıklığı yaşarken yanındaki bir hediye beni susturuyor. Sanırım Makedonya Cumhurbaşkanının hediyesiydi... Ali Rıza Bey'in yaşadığı evin temel taşı... Hediye ediliş tarihini malesef şuan hatırlayamıyorum ama günümüze yakın bir tarih olduğunu söyleyebilirim ve bunun başkaları tarafından da kıymetli görülmesi, aslında "hala" kıymetli görülmesi çok dokunaklıydı. Yalnızca bir taştı ama çok özeldi... Bir sonraki maketler --
--telefonum kapandı ve daha sonra yazmaya devam edemedim. Yazdıklarım kadarını paylaşmaya karar verdim ben de...
Hediyelik eşyalar kısmında, Atatürk'ün "ürün" haline gelmiş olmasına öfkemi ve utancımı sıcacıkken yazıya dökememek üzdü. Veya Atanın güzelim arabalarını sözüm ona restore amaçlı "yeni gibi" sunma gafleti hakkında... Her geçen gün bir şeylerin içi boşalıyor ve ne yapmalı bilmiyorum...